7 Temmuz 2012 Cumartesi

Taşındık !

Evet efendim 100 metre öteye taşındık çok uzakta değil...

Artık BURADAYIM :)

22 Mart 2012 Perşembe

Reset

Tüm o uluslar, kaynaklar, coğrafya ve tarih, güneş sistemi ve ötesi,

Tüm girişimler, denemeler,
Bütün şan, şöhret, kazanç hayalleri,
Ve her şey bir anda boka sardığında,
Akşama Fener’in bir maçı, hele ki bir galibiyet, bilemedin güzel futbol…

Reset tuşu gibin. Sil baştan her şey.

14 Şubat 2012 Salı

2009'dan 2012'ye

Fikrim zırnık değişmemiş ! Buyrun BURADAN yakın !

Sonuna kadar da arkasındayım laflarımın.

Öhm, yalnız ufak bir mesele var, bunama başladı sanırım... Geçen sene yazdım sanıyordum... 2009'un 14 şubatındaymış... 1-2 sene değil yani, sapma büyük... Endişeye gerek yok değil mi? DEĞİL Mİ?

Duygusal belirsizlik ve hezeyan süreci başlangıcı:
Ulan köklü blogmuşum be, 2008'e uzanıyor. Höhühühü değişik duygular şelale oldu...
Duygusal belirsizlik ve hezeyan süreci sonu.

Duygusal travmaları kısa süren biriyim nispeten. (Kime nispetense... nispet de yapmazdım pek, yok yok değişiyorum ben)

7 Şubat 2012 Salı

Viran olmuş buralar.

Terkedilmiş kovboy kasabası gibi blogum (ve göreceli olarak komşu bloglar da !!). Ya da emperyalizmi, kapitalizmi, kovboyları, amerikayı ve amerikayı çağrıştıran herşeyden nefret edenler için: terkedilmiş bir Babil gibi blogum (Oldu mu? Sevindiniz mi?), çöl kendine ait olanı geri almış. Yıkık dökük kumlar içinde yarısı yutulmuş...

Kovboyları sevmeyenlere selam olsun, uçuşan saman balyaları sokaklarda yuvarlanıyor diye devam edeceğim hihahayt. Ya da tamam bugün nispeten iyi günümdeyim, Babil'ciler için de şunu diyeyim, asma bahçelerin olduğu şırıl şırıl sular akan o yemyeşil cennet artık o kadar kuru ki... Hiçbir lisanda o kuruluğun karşılığı yok.

Sözün özü çok da kasvete bağlamadan şunu ekleyeyim, ya da Turgut Amca gibi "açık ve de seçik olarak söyleyeyim" : İşler pek yoğun, bırak bloga yazmayı, başka şeylere de pek az vakit kalıyor efendim. Belki bir gün iklim değişir de çöl tekrar hayat bulur, gürleyen çeşmeler tekrar hayat verir asma bahçelerin egzotik bitkilerine. Fena yazı parçalardım ben buraya, iyi de başladım ama, gene yoğunluk var :) Görüşmek üzere, ben yazamıyorum siz yazın ulan ! Okuyorum elbet.

9 Aralık 2011 Cuma

Fikr-i mücadele

Oluyor bazen, bazen de olmuyor, tam yanaşıyormuş gibi oluyor tam tutacakmış gibi, insan o zaman daha bir gayretleniyor, ondan sonra olmuyor ama. İşte o zaman gelen yıkım çok yıpratıcı olmalı aslında, ama olmuyor. Dirayet gösteriyor insan, gene deniyor.


Daha kaç kere deneyebilir? Ne kadar kaynağı kaldı? Düşünmek istiyor bazen, düşünmüyor bazen de, sonuçları katlanılabilir oluyor bazen, bazen de berbatlaşıyor işler daha çok. Bundan daha kötüsü zaten olamaz diyor, ama bundan kötüsü oluyor. Olmadığı da oluyor hani, kaç tane değişkene bağlı bu? Şans diye bir şey var mı yoksa istatistiksel mi her şey?

Daha iyisini, daha güzelini istemek, daha çoğunu istemek insanoğlunun doğasında derler, ama her insan bir olmuyor. Peki daha azıyla yetinenlere insan denmemeli mi? Basitçe yaşayıp gitmek istemek suç mu acaba insanlığa karşı. Bir insanın insanlığa bir şey kazandırıp kazandırmadığını kim bilebilir ki? Gelişigüzel yere tükürdüğü vişne çekirdeği ileride ağaca dönüşecek ve o ağacın vişneleri iki kişiyi açlıktan kurtaracak belki? Bunu kim nereden bilebilir ki?

Birbirimize zarar vermediğimiz sürece, neden geçinemiyoruz? Ayrıca nerden biliyoruz zarar vermediğimizi? Kelebek etkisi misali melek gibi birinin denize güneş yağlarıyla vıcık vıcık girmesi ve orada yüzen balığın birini zehirlemesi ve buna takiben o zehirli balığı yiyen büyük balığın hastalanması ve onu tutan ve yiyen adamın da aynı hastalığa yakalanıp ölmesi… Sanıldığı kadar melek değilmiş doğru mu? Kim ne kadar duyarlı olabilir çevresine ki? Bunun bir ölçüm birimi var mı? Şu meşhuuur “diğer tarafta” mı yargılanacak yoksa?

Çevremde öyle insanlar oluyor ki bazen, onların mutsuzluğuyla besleniyor gibi hissediyorum kendimi, mutsuzluğu hak ettiklerine, kendi düşenin ağlamayacağına filan inandırıyorum kendimi… Eğer çabuk toparlarsam, kendi kendime kim olduğumu ve kimin neyi hak edeceğine nasıl karar verebildiğimi soruyorum, tabii ki cevap yok, benim doğrularım benim yanlışlarım, onların mutsuzluğu… Böyle olmaz. Eğer çabuk toparlayamazsam da artık ne yapayım, haneme yazılsın. Güneş yağıyla denize girmiyorum en azından :)

29 Kasım 2011 Salı

Dış uzay

Şunu da bir anlayamadım, elbet açıklaması olsa da… Neden dış uzay? İç uzay mı var bir de? Bilen varsa lütfen anlatsın. İçimizdeki dünyamız bizim iç uzayımız filan mı? Soru işaretleriyle dolu başladık yazımıza, bu sefer de böyle olsun.


Callisto diye bir uydu var, Jupiter’in uydusuymuş. Ben o ismi sadece Xena’daki kötü (ama fıstık) karakter olarak biliyorum. Meğer uyduymuş. Kara kuru da bir şey, Hudson Leick’in oynadığı karakteri tercih ederdim :P

Neyse biraz bilgi vereyim, Dünya’dan küçük, Ay’dan büyükmüş bu uydu. Güneş sistemindeki en büyük 3. Uydu bu arada, yabana atılmasın. Moleküler bazda oksijen bulundurmasına karşın, çok ince olan atmosferi daha çok karbondioksitten oluşmakta (shit yani).

Bu kadar bilimsel mambo jambo yeterli, gelelim ben neden ilgileniyoruma… Aslında çok ilgilenmiyorum, Hudson Leick daha çok ilgimi çekiyor o kesin :) Kapayalım Hudson’u şimdi işin sonu kötüye gidiyor. Jeolojik olarak nispeten sabit ve Jupiter’e uzaklığından dolayı nispeten az radyasyon içerdiği için, NASA demiş ki buraya bir yakıt istasyonu kurabiliriz, kurabiliriz ve daha ileri noktalara sıçramak için bize bu istasyon yardımcı olabilir…. YÜRÜ BE BABA ! Sahilde kumdan kale kuruyor sanki herif. Ama sonra düşündüm de, NASA bu, yapabilir. Bir de demiş ki, tahmini 2040da olabilir bu.

Sonra jeton düştü bende. Ulan 2040… Yaş diyecek 60, o yaşlarda ölmek her ne kadar planlarım dahilinde değilse de, ölünecekse ölünür, elden bir şey gelmez, ama diyelim ki ölmedim (yaşasınnnn) ve o istasyonu o senelerde az duyan kulaklarımla duydum haberlerde. Ya da o dönemde beynimize çip mi takacaklar kıçımıza kapsül mü sokacaklar orasını bilemem de, bir şekilde duydum diyelim.

O zaman şimdi dediğim gibi diyeceğim ki: “Çok isterdim daha çok keşifler görmeyi… Ama insanoğlu işte, ömürler sınırlı, benim dönemimde Ay’a gidildi, eh Mars da yakındır… Bana yeter.”

Ama asla yetmeyecek, bir Yıldız Savaşları aşığına, bir Battlestar Galactica hayranına, ucundan biraz Uzayyolu sevenine, asla yetmeyecek. Ve sonra hafiften burkulup –ama sırıtıp- diyeceğim ki: “100 sene öncekiler Ay’a gittiğimizi bile göremedi, 100 sene sonrakiler ise belki Pluton’a gidecek, bunu kabullen Supernaut, ve yerini bil.”

Ürperiyorum ya, çok kötü hissediyorum kendimi ne zaman Uzaydan bir gezegenin yarı aydınlık tarafının çekilmiş fotoğrafını görsem… Veya Dünya ile Jupiter’in yan yana durduğu resimlerdeki Jupiter’in ezici kütlesini görünce… Aynı Jupiter, Güneşin yanında misli kez minik kalınca da bir fena…

Nereye getireceğimi anladınız siz, Kainatta bir tozuz kendi halimizde (şarkıda da dendiği gibi), günlük ıvır zıvırlar ile uğraşırken bir yerlerde gezegenler hatta yıldızlar yok oluyor ve başka yerlerde yenileri doğuyor, milyonlarca yıl sürüyor, milyarlarca. Biz ise 100 seneyi görsek iyi diyoruz. 100 seneyi sağlıklı görsek ise çok iyi diyoruz :) Anladınız siz.

5 Ekim 2011 Çarşamba

Çünkü

- Yunanistan ekonomik krizden kurtulamıyormuş, banane
- Bayan milli voleybolcularımız Avrupa 3.sü olmuşlar, teşekkürlermiş filenin sultanlarına, ne yapayım yani?
- Altın biraz düşmüş mü ne sonunda? İlgilenmiyorum.
- İsrail ile bir gerilmiş aramız bir gerilmiş ki, ipler kopacak nerdeyse, İran serzenişte....Geçiniz...
- Muhteşem Yüzyıl ikinci sezonuyla ekranlarda... Gereksiz...

- Peki abi sence ne gerekli yav, ne önemli????

- Hmmmm, mesela Fenerbahçe !


Başlığı tamamlarcasına ters salto: FENERBAHÇELİYİZ.