25 Kasım 2009 Çarşamba

a small tribute to Zeki Pasha...

Kendimi hipnotize, paralize ve abandone bir konumda dakikalarca onu dinlerken bulduğum oluyor, hal böyleyken de kendisine yer ayırmamayı vefasızlık olarak tanımlıyorum.
Kah kusursuz Türkçesi, kah şarkılarındaki manalar, kah muhteşem sesi sayesinde pek az kişi Zeki Müren (a.k.a. Sanat Güneşi) hakkında olumsuz konuşabilir ve tabii ki ben de çoğunlukla aynı fikirdeyim. Ölümünün kaçıncı senesi bilmiyorum ama nur içinde yatsın, mekanı cennet olsun.

Biryerde okudum, sanırım en iyi tanımlama bir diğer üstad Muazzez Abacı'dan gelmiş:
"O, hiçbir zaman özel hayatını sanat yaşamına karıştırmamıştır. O'nun özel hayatını toplum bilmez. O topluma büyük saygı duyduğu için saygı ile anılmıştır."

4 Kasım 2009 Çarşamba

Her zamanki gibi klişe bir açılış ile: "Bayaa olmuş yazmayalı yahu"

Ne yazacağını bilmeden, sadece iş olsun blog paslanmasın gayesiyle giriştim bu yazıya. Bakalım ne çıkacak...

Gündemden mi bahsetsem?

AKP şöyle imiş, Deniz Baykal böyle imiş, geçiniz,
Domuz gribi kasıp kavuruyomuş, elimizi yüzümüze sürmeyecekmişiz, yoksa ölüyormuşuz filan...
Gündemi takip etmeyen biri olarak bu kadarı bile yetti bana, sıkıldım.

Hadi bir şarkı söyleyeyim bari...

Vardar ovası, Vardar ovası,
Kazanamadım sıla parası...
Güzel nakarat, TRT korosundan dinleyince daha da güzelleşiyor, bu da baydı mamafih,

Felsefe yapayım mı sizlere?

Biz aslında yarattığımız dünyalarımızda birer... OOOY

Yağmurun sesine bak...

Amma yağdı yav, barajlar taşacak yeter, su ihrac eder duruma gelecez, ama gerek yok di mi, dünyanın geleceği olan bor minerallerinin yüzde doksanbilmemkaçı bizim altımızda, kralız ulen. Suyu kim ne yapsın. Ah, ama Amerika çıkarttırtmıyor o güzelim borları bize...
Spam mail tadında oldu bu da...

Aman neyse,

Geçen mediamarktta bir dvd gördüm, Voltron serisi, iki dvd bi pakette, ilk 22 bölümü koymuşlar. Çok beğendim ucuzdu da, ama almadım nedense, halbuki çocukluğumda ne izlerdim tüm 80 (+/- 3 sene tolerans ile) kuşağı gibi... Korktum heralde, ya şimdi izleyip "ulen bu muymuş Voltron?" tepkisinden... Hayır birşey değil yediremem de kendime, oturur eziyet çeke çeke izlerim hepsini, olan zamanıma olur... Aslında sanmıyorum gene beğenirim ya... Eşeklik etmişim almayarak ahhh. Affet beni mavi aslan, en yakın zamanda alıcam seni.

Wenn metall gegossen wird...

Bu da alım yaptığımız alman bir firmanın sloganı, çok hoşuma gitti paylaşayım dedim, "hernerede metal işleniyorsa" manasındaymış... Aslı "stahl" yani "çelik" ama, bizim gibi metal seven adamlar bunu hemen devşirir...

Geldik bir yazının daha sonunda,

Esenliklerle kalınız, grip olmayınız, dışarıda sıkı giyininiz, evinizde de çıplak dolaşmayınız tabii, dolaşırsanız da perdelerin muhakkak kapalı olduğundan emin olunuz...

11 Eylül 2009 Cuma

Metafiziğin çok ötesinde biryerlerde...

Geçenlerde birileri tartışıyordu -ramazan dolayısıyla din iman içerikli sohbetler tavan yapar malum- oruç tutmazsan birilerini doyurunca aynı işlevi görüyormuş, tutmadığın gün kadar para verince bu iş oluyormuş falan da filan da...

Pek de açmaz beni, nedense dinliyeyim dedim, mantıksız geldi bana da, madem irade ölçülüyor iman altında, o zaman oruç tutmuyorsan, birilerine para verip doyurmak ne münasebet aynı işi görecek? Tutarsın ya da tutmazsın, iyilik yapmak, paylaşmak, yardımcı olmak bununla pek de alakalı gözükmüyor...

Sonra baktım sohbet dinlerin amaçları ve buna ilişkin yorumlamalar üzerine kaydı, uzadım aynen, derinlere indikçe "bilinmeyen" e gidiyor çünkü, "bilinmeyen" ise adı üzerinde...

Ben ise, o kadar yabancı ve manasız gelen bu sohbetler arasından sıyrılıp, metafiziğin de ötesine gidip kainatta biryerlerde, astral yolculuklar arası takılıyorum, ordan bakınca herşey çok daha açık ve büyüleyici çünkü .)


Daha haala tartışanlara da selamım olsun, sevdiğim şu parçayı armağan edeyim :


26 Ağustos 2009 Çarşamba

Enter dreamtime, continuum of space...

İstanbul, 1 saat önce:
-Bey bey, uyan, bir tıkırtı geliyor öteden.. kalk bir bak.
-Dürtüp durma hanım, mimdir o mim... yat uyu...

Evet mantarımızı yiyelim, gözlerimizi kapayalım, uzayın ve zamanın sonsuzluğunda, akıcılığında ve sürekliliğinde kaybolalım, ve anlayalım bakalım , benim sevdiğim 7 şey neymiş... Başlamadan söyliyim, insanlar dışındaki herşeyi kapsıyor bu listem.

- Bilgisayarda oyun oynamak
- Köpekler
- Yazın ilk denize giriş
- Sevdiğim herhangi bir şarkıyı dinlemek
- Sevdiğim herhangi bir filmi izlemek
- Fenerbahçe'yi
- PSV Eindhoven'i

Mimi için sevgili Karamel'e teşekkürü borç bilirim bu arada, bu sessiz blogu biraz dürtükledi sağolsun...

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Danke & Tack

Hep siz mi "Size önem veriyoruz, Türkçe teşekkürü öğrendik" modunda gezip, şarkı sonu alkışlarına yarım yamalak şiğvenizle "Teişküler" diyeceksiniz? Ben de Almanca ve İsveççe teşekkür öğrendim işte, buyrun başlık da yaptım !

Sözüm Arch Enemy&Amon Amarth from Sweden ve Kreator from Germany'e tabii ki ! Yavrum siz ne hayvansınız, siz ne biçim çalıyorsunuz ? Ne güzel böğürüyorsunuz? Geldiniz, kırdınız geçirdiniz, mest ettiniz, dağıttınız, yardınız, parçaladınız ve gittiniz. Kesinlikle yetmedi yahu !

17/18/19 temmuz 2009 umu şenlendiren Uni-Rock festivali headlinerlerini sırasıyla değerlendirelim o zaman :

Arch Enemy

Valla ne desem az, en iyi sahneye giriş performansı ödülünü kafadan kaptılar zaten... Festival boyu beni yalnız bırakmayan Ablama da dediğim gibi, brutal vokalde bir kadının başarılı olması değişik birşey ve bunun kaymağını çok yedi Arch Enemy, ama 17si gecesi kesinlikle bundan çok daha fazlası vardı. Bir insan olarak muhteşem enerjisi ve sempatisiyle Angela Gossow bir kez daha sevenlerini mahçup etmedi. Grubun diğer üyeleri arka planda kalmasın, hepsi dağıtıyorlar ortalığı. Özellikle davul solo duyulmaya değerdi. Bence tek şanssızlıkları ilk gün çıkmaları idi, seyirci daha ham, ısınamamış, Amon Amarth daki eşlik etme yoktu, hoş onlar kadar sevileni de yok Türkiye'de o da ayrı...

Not: Bis yapmamalarının mazereti ertesi gün Kiev konserleri olması olabilir, gene de, alındım ben :/

Kreator

Essen çıkışlı grubu Türkiye'de ilk RTN'de gören görmüştü, ben görememiştim, işte bu beni kahrediyordu. Fakat gene geleceklerini duyunca heyecanlandım, gittim yerinde gördüm ki, abiler taş gibiler, kaya gibiler. Gümbür gümbür thrash metal parçalıyorlar. Vokalistin etkileşimi klasik tarzda ve süper. Enemy of God, Phobia, Destroy wht destroys you gibi mihenk taşlarını söylediler, efendi gibi bislerini de yaptılar, ve kalbimi de alıp gittiler. Gene bekliyorum kesinlikle.

Not: Adamcağız her şarkı ortasında mosh pit istedi ama bizimkiler yapa yapa Brad Pitt yapabildirler. (Aplama selam olsun hihioho)

Amon Amarth

Ne desem bilemiyorum, 3 kez geldiler, 3 kez gördük... Başlarda tıfıldılar, RTN2'de headlinerin 3-4 önünde çıktıklarında "Bu pervane gibi sekronize sallanan sarı saçlar?? Bunlar iyi yaa.." dediğimi hatırlıyorum, ne mutlu ki yanılmamışım... Sonra kendi konserlerini verdiler Park Orman'da, orda gördük ki, çocuklar level atlamış, "cocuk" değil de birer Viking olmuşlar. 19.07.2009 UNIROCK performansı da açıkçası pek farklı değildi, kendi konserlerinde gibiydiler zaten, kırdılar geçirdiler, herşeyden önemlisi kalabalığı çok iyi coşturdular, zaten onlar Türk halkının sevgilisi, bizden biri, içimizdeki ses, komşu kızı... Söylenecek fazla birşey yok, dördüncü kez gelsinler, dördüncü kez görelim...

Öyle böyle harika bir festival geride kaldı, gözler UDO ve diğer bombaları arayadursun (buradan organizatörlere sesleniyorum, lütfen artık !) eldekiler beklentinin çok üstündeydi... Headlinerler dışında Rotting Christ zaten ünlüdür, hoş bir performans ile gönlümü fethetti.

Not: Rock 'n coke'ye pislik festival yakıştırması yapan Soul Sacrifice vokalistini de o terli alnından öpmek istiyorum, ya da bir daha düşündüm de, öpermiş gibi yapmak daha hoş olur...


26 Mayıs 2009 Salı

Bir tuhaf elektrik aldım...


Olur ya hani filmlerde görürüz, mistik kişiler vardır, doğa üstü güçleri olan, dokunduğu şeyin geçmişini görür... Polisiye bir filmse, doğaüstü dedektifimiz gözünü kapar ve cinayet mahalindeki masaya dokunur dokunmaz "KABUFFF" efektiyle flashback patlar, olayı gözünde yaşar filan...

Ben de bugün şirket asansörüne bir bakayım dedim, kimler ne yapmış asansörde, gözümü kapadım ve metal kapı koluna dokundum...

"KABUFFF" beklerken "CIZzZawWN" efektiyle karşılaştım. Asansör kapısının metal kolundaki statik elektrik çarpmıştı beni !!! Voltaj düşük olsa da şokun verdiği tepkiyle bir de küfür sallamışım ki, evlere ırak... Umarım kimseler duymamıştır.

"Be adam sen kim mistik kim?" diye düşünmektense, asansörün kurcalanmaması gereken bazı sırlara tanık olduğunu ve beni uyarmak, bu işin peşine düşmekten vazgeçirmek için böyle bir koruma mekanizması geliştirdiğini düşündüm.

Evet asansör benim iyiliğimi istiyordu. Gene de... Acıdı be :/

18 Mayıs 2009 Pazartesi

V.I.P olmanın dayanılmaz hafifliği...


Geçen gün, öyle lale bahçesi gibi otururken, sağolsun çalıştığım işyerinden bir arkadaş, "bana gala davetiyesi geldi, ben gidemiyorum sen gider misin?" deyü sordu... Hikayemiz böyle başlıyor.

Tabi ben eski kurtlardan, şüpheci yaklaştım önce;
- Hangi filmmiş bu?
- Melekler ve Şeytanlar...
- Da Vinci şifresinin devamı hani? Tom Hanks?
- Hı hı...
- Güzel filmdir o, sen niye gidemiyorsun ki?
- Arabam yok, yeri uzak kaçıyor...
- Nerde ki?
- Nişantaşı...
- De hele bana, tek kişilik mi?
- Hayır, çift...
- Peki, yedi kere üç?
- Şansını zorluyorsun !

Dediğim gibi, ben kül yutmam. Neyse uzatmadan, iki kişilik olduğunu duyunca atladım hemen. Dedim alırım Miniksu'yu da izlerim, ne zamandır eyi bir filme gitmemiştik (komple yalan, Xmen origins: Wolverine gayet güzeldi).

Ve ben, Supernaut, böylece ilk kez görme şansına eriştim Nişantaşı'ndaki high-end (?!??!) alışveriş merkezi "CITIES" i ... Güzel bir yer, minicik yeri iyi dizayn etmişler baya bir hacimli gibin durmakta... Otopark yerin tam anlamıyla "7 kat" dibinde... Neyse sekizbuçuk kokteyl, dokuzda film... Ne bu be 5te devre 10da biter gibi. Salla dedim kokteyli bizi bozar elde viski bardağıyla tüm gece ayakta... Miniksu istiyordu bayaa ama talihsiz (gerçekten bilmiyordum) bir burger king zamanlama çakışması sayesinde yırttım kokteylden. yemeğimizi yedik, girdik galaya.

Abovvv, bir şaa şaa, bir ihtişam , süslemişler, sağdan Tom Hanks geçiyor soldan melekler... Afişler şunlar bunlar böyle bir şoku veriyorlar girişten. Ordaki güzel hanımefendi "isim listesi oluşturuyoruz, davetiye kimin adınaydı?" diye sorunca tabi, birden şok yerini paniğe bıraktı lakin davetiyenin esas sahibini bilmiyordum ! Onu ara, bunu ara, isimler isimler, yok imkan yok hiçbiri tutmuyor ellerindeki listeyle, sonra biri geldi dedi saat 9, siz girin iyisi mi, film başlıyor. Allah razı olsun bakışı atıp geçtik içeri ama, karizma çizildi bi kere, o V.I.P havaları, o kasılmalar filan. İşte dediğim gibi, bir göz kırpma süresinde hepsi birden ve kesin suretle yokoldu.

Gelelim filme, film çok güzel, zaten benim kötü dediğim film sayısı 2, bilemedin 3tür. Gittiğini beğenen ve etkilenen bir dümbelek olarak, Hollywood'un gözde kefallerindenim. Ama cidden, Vatikan komploları, Roma turu, Hristiyanlıkla ilgili bilgiler, biraz da aksiyon ilginizi çekiyorsa, DAHA NE DURUYORSUN ? Bir de tabii, Camerlengo rolünde, ikonlarımdan biri, sevgili Evan McGregor'u (Sw: 1-2-3'deki Obi wan Kenobi) görmek, benim için sürpriz ve bir o kadar da muhteşem oldu, üstad genç yaşına rağmen gene parmak ısırttı.

Şaka maka felekten bir gece çaldık, davetiye içeriğindeki beleş iki orta boy popcorn ve iki alkolsüz içecek ile heyecanımız ve sevincimiz katlandı, bunu da ilave edeyim. İlk galamdı, ama şunu açık ve seçik olarak belirteyim ki, son olmayacak, yeter ki davetiye gelsin biryerlerden...

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Demiradam açmazı.


"The paradox of Ironman" olarak da atabilirdim başlığı, nedense Türk dilini koruyasım tuttu, çok da umursamam da (Çanakkale savaşı'nda şehit olan büyükbabamın babası yukarıdan bana bir sinyal çaktıktan sonra belki de) işte ara ara milliyetimin öne çıktığı oluyor.

Konumuza dönmek gerekir ise; ben her tanıdığıma anlatmışımdır belki de ama atladıklarım olur, duymayan/unutan olur, işimi garantiye alayım ve Iron Man'in hikayesini blogumda yayınlayayım dedim. Tamamen çok sevdiğim, ilginç bir hikaye olduğu için anlatıyorum, kıssadan hisse aramak size kalmış hehe.

Efendim, Iron Man aslında bir Black Sabbath şarkısı ve hikayeyi grup üyeleri yazıyor, kimbilir nerden etkilendiler onu bilemem tabii.
Hikayemiz şöyle; Uzaya bir astronot gönderiyorlar, adam gidiyor bir gezegene iniyor, ama gezegen gezegen değil, savaş alanı, heryer yıkılmış, taş taş üstünde kelle baş üstünde kalmamış. Felaket yani... Fakat tanıdık da geliyor herşey, meğer gezegen dünya imiş ve bu fazla hızlı gittiği için dünyanın geleceğine iniş yapmış. Apar topar geri dönüyor, fakat o telaşla biraz teknik yanlışlık yapıyor ve atmosfere tekrar girerken sakata geliyor, manyetik alanlar bilmemneler derken tepeden tırnağa bütün vücudu demir kaplanıyor. Hareket edebiliyor ama konuşamıyor. Insanları uyarmaya çalışıyor fakat konuşamadığı için kimse anlamıyor, zaten dünyaya düştüğü andan itibaren millet buna yaratıkmış gibi davranıyor, deneyler, işkenceler filan...
En sonunda adama aklını yitirtiyorlar, adam dehşet saçmaya başlıyor labaratuvardan kaçıp, demir olduğu için hiçbirşey yapamıyorlar da, inanılmaz bir gücü var ve kafayı yemiş... Heryeri yakıp yıkmaya başlıyor, ortalığı kıyamet alıyor. Taş taş üstünde kelle baş üstünde kalmıyor... TANIDIK GELDİ Mİ? :) Gelecek geliyor ve adam anlıyor ki gelecekte gördüğü yıkık dünyanın sebebi de bizzat kendisiymiş...

Ne de severim bu hikayeyi, nereye çeksen geliyor. Geleceği değiştiremezsin gibisinden de oluyor, geleceği değiştirmek senin elinde gibi de. Siz de sevdiyseniz ne mutlu, ALL HAIL BLACK SABBATH diyelim, şeker yiyelim.



Notcuk: Metal/rock seven sevmeyen, hatır için dinlemeli, grammy ödüllü bir başyapıt, Black Sabbath - Iron Man . Bu da Supernaut hizmeti, tıklayın Iron Man monitörünüze gelsin, hem de bedava: http://www.youtube.com/watch?v=QDtxQgzn4Lw


Notcuk 2: Sevgili Karamel sağolsun, acayib bir sabır gösterisi yaparak bana müzik eklemeyi öğretti, buyursun o zaman nacizane teşekkürlerimle beraber dinleyedursun:

30 Nisan 2009 Perşembe

B-A-L


Haftalardır yazmamışım, "Bire beş" oranında artan işyüküm sağolsun nefes alamadım, nefes aldığımda da blogdan başka şeylerle değerlendirmeye baktım zamanımı. Neyse geçelim formaliteleri, yaşıyorum sonuçta.

Biraz mistik bir başlık attım ki, okur merak etsin, nedir bu "b.a.l", bu genç neyin peşinde filan...
Anzer balı mı yoksa Beyoğlu Anadolu Lise'si kısaltması mı sadece? Acaba Balo yazacaktı da "o" mu düştü ya da Balkabağı yazacaktı da mürekkebi mi bitti. Evet kafanızda bir sürü soru işareti oluştu, bunu burdan hissettim.

Daha fazla kıvrandırmiyim, zaten resim ipucu vermek üzere yukarı konuldu, anlayan anlamıştır. Efendim bugünkü konumuz sevgili "Duman" grubunun şarkısı "B"elki "A"lışman "L"azım. Kendimce kısaltıp mistik öğeler ekledim yazıma işte, hor görmeyin.

Benim, siz üst düzey blog kullanıcıları gibi şarkı linkleme zımbırtım yok, kimse bana öğretmedi. Basayım da duptıs duptıs şarkı çalsın, HEM DE BENİM BLOG SINIRALARIM İÇERİSİNDE ! Görülmemiş şey vesselam... Nerde o imkanlar. Neyse adam öldürmeye gelince siz daha iyi bilirsiniz hohohooo.

Diyeceğim o ki, Belki alışman lazım, çok güzel bir şarkı, Duman çok güzel bir grup, hayat da çok güzel zaten diyorsanız, açınız dinleyiniz efendim. Hatta para verip alınız bu efendilerin eserlerini, onlar da kazansın, onların da yatları olsun. Bu şarkı tüm okurlara gitsin diyerek, kapıyorum şimdilik.

Zamanında gelen bir edit: Bu gencoları ben canlı da izlemiştim Parkorman'da, gayet güzeller, seyirciyle etkileşim 10 nümero... Keş vokal don atlet dolaşıyor sahnede bir klasik... Sonuçta 10 üzerinden 8, Türk grupların yüz akı. -out-

30 Mart 2009 Pazartesi

Dönelim bakalım

Çocukluğumuza dönelim dendi, okeye dönmeyi tercih ederim onu bir belirteyim de önce, ama emir büyük yerden, kıramam,

Evet muhterem JoA benim mimlemiş ! Elim ayağım titredi başta, ne yapacağımı bilemeden, kafası kesik tavuk gibi dolandım bir müddet... Neydi bu "mim" denen olgu, ben bir Mim Kemal Öke'yi bilirdim ki, onu da ismi tekerleme gibi olduğu içün... Yoksa tanımam kendisini çok.
Velhasıl yollara düştüm, interneti araştırdım, kütüphaneleri arşınladım, adı dillere alınmaya korkulan yerlere indim, kartalların uçmaya korkacağı yüksekliklere çıktım... Ve öğrendim ki "mim" denen şey böyle sobe-ebe gibi birşeymiş. Biri birine pas atıyor, o da başkasına iletiyor imiş...
O zaman fazla bekletmek olmaz haydin dönelim çocukluğumuza:
  1. Çocukken babam beni parka götürmüştü oynayayım diye, yanımdan geçen bir adamın ya da babamın sigarası -tam çıkaramadım- elimin dışına değmişti, yanmıştı elim.
  2. Annem bana topitop almıştı, tam onu yiyecekken sevgili soba tütmüştü, ortalık duman oldu, gözüm yaşardı baya unutmam onu... Topitop limonluydu hiç sevmem ama nedense limonlu işte... Oraya buraya deyip yapış yapış etmesin diye annemin topitopu koyduğu tabakcık da lacivert idi... Bu detayı unutamıyorum, belki sarı lacivert oldular diye, belki sobadan, bilemedim.
  3. Helikopter geçerken ona bakayım dedim camdan, kemerimin demir tokası akvaryuma çarptı, kırıldı akvaryum, su şar şar aşağı akıyor idi, seviyesi düşüyor idi... Ah balıkcıklar, sizi kurtardım ya sittiret akvaryum kırılsın...
  4. Annemle babam bayram hediyesi bana "Kuzey Kalesi" aldılardı. Canlarım. Kuzey kalesi de eski pilsan oyuncaklardan, kale seti, süvarisi var, kovboyu var herbişeyi vardı. Hala durur...
  5. Eve hırsız girmişti aynı dönem, dedem de salonda oturmuş "allah allah kaleyi nasıl geçip girebildi" diyordu sürekli... İçeri gidip, kurulu olan kuzey kalemi yerle bir ettim, "bak dede" dedim, kaleyi yıkmak çok zor değil... Yazık ki o zamanlar kale kilidi kastettiğini anlayamamışım. Sonra yeniden kurdum kaleyi gerçi de...
  6. Bir kere anadolu liseleri/kolejlere giriş sınavı kursu gibi birşeyden kaçmıştım ve tabii ki de yakalanmıştım bizimkilere, bittabii ki de cezalandırılmıştım.
  7. Fazla da kafa şişirmiyim, o günler yaşandı bitti, halimden memnunum şu anda gayet... Bozulmamasını dilerim.

Gelgelelim, bu mim işi nasıl işliyor -o kadar araştırmama rağmen- tam öğrenemedim, şimdi ben konu değiştirip birini mi mimlemeliyim?

Güzin Ablacığım ne olur yardım et, rumuz: cabbarmimci28

Edit: Güzin abla yardım etti, noel günü bacadan içeri zıplayan bir noel baba gibi imdadıma yetişti, dedi ki boşluk doldurma şeklinde oluyor bu iş... Meğersem çok yanılmışım. Ama böylesi de hoş olmamış mı? Karar siz değerli okurların :)

28 Mart 2009 Cumartesi

Kılıcını vurdu taşa, taş yarıldı baştan başa...

Şanı büyük Obi Paşa, light side ile sen çok yaşa... diye devam eder efendim bu geleneksel türkümüz.
Tuna nehri akmam diyor,
Herşey bir cuma gecesi başlamıştı, anam ağlamış yorgunluktan, bir de uykusuzluk var öte, birileri de mızmızlanıyor şiddetle "herif herif evde zırnık yok, dolap tam takır kurubakır, beni alışverişe çıkar"... Kontak attı tabe, yapılması gerekenler yapıldı herneyse ona değinmeyeceğim, eve geldim saat olmuş 22.00, inatla öldürmeyecem bu geceyi ama kafaya takmışım. Neyse efendim işleri bitirdik saat 23.00... Bir yemin ettim ki dönemem, yapacam bir şeyler bu gece, öyle ya da böyle.
Etrafımı yıkmam diyor,
Aslında anime gecesi düzenlemeyi planlıyordum ki, baktım istediğim animelerimi birine vermişim, baktım baktım, eski dosta bir ziyaret çakayım dedim, şöyle Ep:1 den başlayıp, yavaş yavaş bir seri yapayım... Sevgili Dunkin'den aldığım Boston Creme donutumu yiyip, özel karışım kahvemi içtikten sonra geceye hazırdım...
Düşman Tuna'yı atladı,
Uzandım koltuğuma, ay nasıl özlemişim ay nasıl özlemişim, Jar Jar çıkana kadar herşey iyi gidiyordu da, sonra bir ara uyku bastırdı, gözüm kaymış, bir de 87 kere izlemenin getirdiği esneklikle, gözümü açıyorum kapıyorum Tattoine, gözümü bir daha açıyorum kapıyorum, Darth Maul gelmiş, bir dahakinde Naboo final duel, Miniksu yanımda belirmiş hem de !!!
Karakolları yokladı,
Diyor ki, burda ölüyordu değil mi bu, evet diyorum, adı neydi sahi diyor, Qui Gon diyorum, "hööww?" diyor, cevap vermiyorum... Hatırlayabildiklerim bunlar olsun şimdilik, Obi canı tekrar tebrik ediyorum, uykulu uykulu gözümü kırpmadan izlettirdi bana son dueli... Her ne kadar ona bir dönem kızdıysam da...
Osman Paşa'nın kolunda,
Kızdım tabii, koca Obi can nasıl olur da "Moulin Rouge" de başrol oynar... bir dönem affedemedim Ewan McGregor'u bu yüzden, sonra duruldum gerçi. Nicole Kidman ile sevişmesini bile onaylamamıştım... Neyse şimdi seviyorum kendisini, Sir Alec Guinness (nam-ı diğer Ben Kenobi) kadar olmasa da...
Beşbin top birden patladı...
Well-hasıl, özlemişim be, zaten biraz suçlu hissediordum kendimi, seri bitince pek yüzüne bakmamış gibi oldum... Oyunlar olsun animeler olsun hep biyerlerinden takip ettim ama, etmeyenler utansın. Hadi bakalım, Ep:2 için bir randevu alayım kendime, bence serideki en güzel üçüncü film. Onu da izleyip yazarım belki kim bilir, ne kadar kahve içip, kaç donut yiyeceğime bağlı, of baş ağrısı yapıyor bu meret ertesi gün.
Ama bir şey kesin ki, daha da uykulu SW izlemem, saygısızlık oluyor...

21 Mart 2009 Cumartesi

Zafer beni çağırıyor...

Ben ise zafer kim ki beni çağırıyor diyorum. Değerini bilemiyorum zaferin.

Evet çeşitli zamanlarda, hayranlarımın çeşitli kesimleri bana diyor ki, "Sevgili Supernaut neden yazmıyorsun"

İşte cevap: Size ben zamanında Pliny diye bir rahmetliyi anlatmıştım, dinlemiyorsunuz ki hiç... Neyse sinirlenmiyeceğim, http://putuhead.blogspot.com/2008/12/ne-demi-pliny-tamam-ama-ben-de-buyum.html , buyrun tekrar okuyun.

"Gerçek başarı yazılmayı hakeden şeyler yapmakla, yazıdaki başarı da okunmaya değer şeyler yazmakla olur"

İşte ben bu aralar iki başarıyı da yakalayamıyorum ya da yakalayamayacağıma inanıyorum.

O yüzden de yazamıyorum işte ilham pırpırım yok. Dün Miniksu ayakkabılar hakkında hoptirik bir yazı yazmış, bugün altta kalır mıyım? HAYIR, koca bir HAYIR. Böyle gereksiz bir yazı yazayım dedim hani... Yaşıyorum babında.

Zaten sorarlar ya hani uzun süre aramayana: "Öldün mü" ya da "Öldün sandık" ya da "OooOoo yaşıyormuydun sen" Niye öleyim be, aramadık işte işimiz vardı belki, belki başkalarını arıyordum ahaha, seni aramadım diye ölecem mi illa. Yav... neyse gideyim ben kötüye gidiyor bu yazı.

Sevgi ile kalın, sigarayı azaltın. İçki içecekseniz de Baileys için.

3 Mart 2009 Salı

Wars begin when you will, but they do not end when you please...

So many great nobles, things, administrations, so many high chieftains, so many brave nations, so many proud princes, and power so splendid;
In a moment, a twinkling, all utterly ended.

19 Şubat 2009 Perşembe

Ilk gördüğümde nefret etmiştim Jaakinen'den .


Neymiş hayvan dedektifiymiş de Kadıköy'de çalınan yavru boğayı bulmak üzere Nokia tarafından çağırılmış.

Senin sıfatına tüküreyim, Ajdar kılıklı cibiliyetsiz. Sana mı düştü boğa yavrusu aramak, bir Finliler eksikti ülkemizde reklam yapacak, onlar da geldi.


Tipinde meymenet yok bi kere, ya uyuz oldum ben bu herife. Çocukken ayısı kaybolmuş da çöpe düşmüş yanlışlıkla, bu da gece yarısı çıkmış ayısını aramaya, bulmuş çöplüklerde... Çocukken yaşadığı bu travma onun usta bir dedektif olmasını sağlamış. Travmatik bir beyin yapısı olduğu doğrudur... Gerisi tartışılır.


Jaakinen, yavrum benim de Çil Horozum kayboldu, onu da bulsana ! Yıkıl karşımdan go home mo home ne yaparsan yap. Git buzlu ülkene geri dön ayını mı arican ithal palamut mu arican defol git.


Kadıköy'de bir daha göreyim seni Jaakinen efendi.. O Boğa heykelinin boynuzlarıyla kovalarım bayıraşağı iskeleye kadar allahıma.


Nokia'ya da söyleyin bir zahmet, adam gibi kampanya yapsınlar, nesli tükenen bengal kaplanlarıyla, foklarla uğraşsınlar, bu şebeği beslemesinler.
Resmine bak şunun aç-aç yapan sapıklar gibi pardösüsü var... Terbiyesiz ahlaksız. DEFOL.

14 Şubat 2009 Cumartesi

Anti-valentinists... GO HOME ! ! !



Nefret ettim ya, sizden nefret ettim. Siz sevgililer gününden nefret ettiniz, ben de sizden ettim al şimdi ne yapacan?

Sevgi kelebeği ya da lover boy filan olduğumdan değil, Aziz Valentine benim amcam ya da dayım da değil, ama işte sizin tipinizden, davranışınızdan herbişeyinizden nefret ettim. Beware, benim nefretim 10 ton çeker. Ona göre.

- 1 TL 'lik gül, 14 Şubatta 5 TL'ye çıkabilir, olabilir,

- O gün restorantlarda 10 gün öncesinden bile yer bulunmuyor olabilir,

- Televizyonlarda, radyolarda, gündem ne olursa olsun sadece bu olay konuşuluyor da olabilir,

- Sokaklar ekstra kalabalık olabilir,

- Dünya genelinde deliler gibi bir alışveriş çılgınlığı, Noel benzeri bir tüketici manyaklığı yaşanıyor olabilir,

Velhasıl size ne, sevgiliniz yok diye olanları niye eleştiriosunuz ? Niyetiniz tüketim çılgınlığını eleştirmekse önce içtiğiniz sigaraya, ne bileyim rakıya bakın da, sonra birbirlerine hediye alan minik aşıkcıkların(canlarım benim) tepesine binmeye yeltenin.

Benim de sevgilim var, ben de sevgililer gününü kutlamıyorum, açıkçası çok da bayılmıyorum bu güne, ama bayılanları da baymıyorum. Neyse sinirim yatıştı biraz, onu diyecem, anti-valentinist olmayın, illa bi anti olucaksanız savaşa hayır diyin, sigaraya hayır diyin, kadına şiddete hayır diyin. En nihayetinde bu doğru olsun ya da olmasın, yeni jenerasyon vıcıklaşıyor olsun ya da olmasın duygusal bir mesele, burnunuzu sokmayın elalemin aşkına sevgisine.

Oh be iyi geldi sabah sabah kustum sıvadım. Aziz Valentin'in avukatı olmuşum resmen tekrar okuyunca...Bi o olmamıştım onu da oldum.

Bu arada siz, sevgililer, size sesleniyorum;

Sakın ola ki siz eşinize gül alıyorsunuz diye başkası almayınca ona ayı muamelesi filan yapmaya kalkmayın... Kırarım boynuzunuzu, alırım çiçeğinizi !

Şimdi ben gidiyorum, sevgilime kırdan papatya toplayacam tamam mı ! HO HO HO (gününü şaşıran noel baba efekti ile çıkarım)

11 Şubat 2009 Çarşamba

Sadece Seda Sayan değildi sabahları gözüken...


Alamut adını bir şekilde duymuşsunuzdur, ya da Alamut Kalesi... Duymadıysanız da benden duyun;

Burası ele geçirilmesi imkansıza yakın bir kale, sarp kayalıkların üzerine kurulu, Hazar Denizi'nin güneyinde günümüz İran topraklarında... Nedir burayı bu bloga kadar getiren peki?

Sevgili Hasan Sabbah isimli İran'lı bir lider, dönemin Büyük Selçuklu Devleti'nde (11. yy) önce görev almış, daha sonra da Alamut'u ele geçirerek nispeten bağımsız bir yaşam sürmüş. Moğollar gelip kalenin altına petrol kuyuları oluşturup havaya uçurmadan önce de kimse ele geçirememiş bu kaleyi. Ama bunlar olağan şeyler diyorsanız bir de bunu dinleyin:

Normal bir adam değilmiş Sabbah, bir tarikatı varmış "Haşhaşiler" adında... Evet bak işin içine eroin, haşhaş girince daha bir merakla okuyorsunuz değil mi, öyle bi fıkra vardı laf arasında anlatmadan geçemeyecem:

-Adam sormuş bir kitabın adı ne olması gerekir ki o kitap iyi satsın... Usta yazar da yanıtlamış: mutlaka kitabın adında "din, cinsellik ve gizemli bir öğe" olucak ki o kitap iyi satsın... Adam da düşünmüş ve kitabın adını koymuş: "Allah Allah, kim becerdi bu kontesi?" -

Neyse biz dönelim Hasan Sabbah'a gene: Adam askerlerine (aynı zamanda müritlerine) ölümden sonra Cennet Bahçelerini göreceksiniz vaatleriyle dayar haşhaşı, dayar otu, onların beyinlerini ele geçirir ve istediği suikastları yaptırır. Hatta kaleye gelen ziyaretçileri etkilemek için gösteri intaharları bile yapar. Ziyaretçilerin önünde surlardaki adamları işaret edip atlamalarını söyler, askerler de bir an bile tereddüte düşmeden aşağı atlayınca, ziyaretçiler küçük dillerini yutmak kaydıyla apışıp kalırlar bu nasıl bağlılık deyü...

Derler ki ingilizcedeki "Assasin" kelimesi de "Haşhaşin" den türemiştir. Bilmem artık ben dilbilimin yalancısıyım.

Böylece Sabah Sabah Seda Sayan programında ablamızın yaptığı "kitlelerin beynini uyuşturma işlemini" yapan başka birinin varlığını, hem yüzyıllar önce. hem de aynı Sabbah ismini paylaşarak yaptığını su yüzüne çıkarmış olduk. (Seda sayan ile Hasan Sabbah bu kadar güzel bağlanamazdı, iddialıyım)

Demek ki neymiş, Sabbah ola hayrola değilmiş!! (Bunu bağlayamadım işte)

10 Şubat 2009 Salı

Supernaut is back

Burayı okumak isteyen, okumaktan genel olarak zevk alan insanlar olduğunu hatırlatan bir mesaj aldıktan sonra, işte yine aranızdayım.

Neden bu kadar ara verildi, ne yapıldı da böyle oldu, bunlara pek değinmeden ya da diğer bir değişle bunları "teğet geçerek" hiç ara vermemişim gibi yazmak istemekteyim.

Bakalım neler olmuş ben ne yorum getirmişim mesela bunlara bakalım :

- "Daha gelmem Davos'a" vakası: Herşeyden önce RTE'ye teşekkür etmek istiyorum, sadece ve sadece görmek istediğim uluslararası arenadaki hareketliliği yaşattığı için. Uzun zamandır bekliyor&istiyordum bunu, sonuçları ne olur, TR ye artısı nedir eksisi nedir filan bir kenara bırakıp.
Yahu, nedir bu "diplomatik arena" saçmalığı, tamam medenisiniz bilmemnesiniz de, sünepe sünepe cip cip cip konuşup gidiyorsunuz, sorunların çözümü ortada kalıyor. İşte bundan sıkılmış olan ben, böyle bir sivri çıkışı özleyen gene ben, o gün televizyonda RTE'yi seyrederken, neden bilinmez mutlu oldum, tatmin oldum. RTE olmaz başka bir organizma olur, kişiler onemli değil, böyle dobra bir çıkışın yaşanması ve tarafımdan görülmesi önemli. Ödüm kopuyor aslında bunları söyleyince yanlış anlamaya meyilli millet, sempatizan filan sanacaklar. Buraya yazayım da bari, sessiz azınlık beni anlar (hihi). AAAAAHHH unutmadan,
Peres'in yüzündeki o ifade de bana Aragonesi hatırlattı, ayrıca mesut oldum.

- FB'nin düşüşü sürüyor: Eh ne diyelim, böyle Aragones'e böyle tarak. Kupayı alsak bari yıllar yıllar sonra da, sezonu boş geçmesek...

- Spam ya da değil mailleri: Nereye dert yansam diye bakıyordum, gene burası en bir güzeli gibi... Yahu, tamam dünya bor mineralinin %70inden fazlası bizim topraklarımızda olabilir, ya da bütün yabancı sermaye şirketleri arkasında "Baş Kötü İsrail" (vurun abalıya la) olabilir, Koka moka yapımında bit kanı kullanılıyor ya da "iloveyoudarling" virüsü her an bilgisayarımızı çökertebilir Halil'im aman Bitez yalısı bile olabilir.
Ama bana ne bunlardan, siz bana güzel resimler yollayın, Peru'nun dağ manzaralarını, Dubai'nin körfez manzaralarını filan yollayın, fıkra yollayın ne bileyim.

Dur bunlar bişey değil daha kusacak çok şeyim varmış biriken, tane tane...