24 Aralık 2010 Cuma

Başlığa bile gerek duymaksızın...

"This is the 27th of Last Seed; the Year of Akatosh 433. These are the closing days of the 3rd Era, and the final hours of my life."               
                                                           Emperor Uriel Septim VII

Bu da böyle bir alıntı olsun size The Elder Scrolls: Oblivion 'dan... Açılışında daha iyi bir ambiyans (böyle mi yazılıyo le bu?) olan bir oyuna daha rastlamadım desem sanırım kimse gocunmaz. Neden bilinmez aklıma geliverdi işte.

Bu aralar yazacak birşey yok gibi, keyfim de çok yok, Aralık ayında yazmış olmak için yazdım, itiraf ediyorum :)

24 Aralık 2011, Istanbul günlük güneşlik, "biraz" soğuk... Daha soğuk ve daha güneşsiz olması gerekiyordu, ama bana ne. Tek istediğim eve gidip Etimek yemek. Bu kadar da net, basit, sade !

9 Kasım 2010 Salı

İyi ki doğdum !

Hahah.
Geçen şu 30 yıla bakıyorum da, hatırladığım hatırlamadığım her saniyesiyle, sadece bunu demek geliyor içimden özet olarak, "iyi ki doğdum" . Çok memnunum hayattan, dilerim ki bu memnuniyetim asla bozulmaz.
Bozulsa da yeni mutluluklarla açığı kapamasını bilen yapıma da minnettarım. Minnettar olacak çok şey var ama, ben yapıma minnet duymayı seçtim, ne de olsa benim doğum günüm !!! BEN BEN BENNNN HAHAAHHA !!!

Yeterli bu kadar bencillik ! Ama şunu bilelim ki her insanda vardır yer yer bencillik, olması da gerekir, kendini düşünmeyen başkasını düşünmez. Sadece başkasını düşünene de keko denir :P

Akşam kısmetse pastamı üflerken, sizin için de hoş dileklerim olacak ey sevdiklerim. Bakın, bencilliği nerede kesmesi gerektiğini iyi bilen biriyim (mi?).

Hadi bakalım, bugün benim mutlu günüm (mutlak sona yaklaşılan bir adımı kutlamak nasıl da mutlu ediyor ise insanı... Ediyor işte !) ama sizinkiler de sırada, senede bir gün hepimiz seviniyoruz işte, sıranızı bekleyin size de gelecek ;)

6 Ekim 2010 Çarşamba

MİMoza


Gene Karamel, gene mim, nostalji oldum sanki !

Bıkmış gibi söylediğime bakılmasın, bilakis mutlu oldum, teşekkürlerim kendisine gidiyor.
Beklemiyordum, ne bileyim sevindim işte aaa tamam ağlatacaksınız beni.

Mim de hoşuma gitti hani, her mimi beğenmem öyle, ağırdan satarım blogumu ! Neydi bakayım, ha masaüstü paylaşmaca. Evet şu anki masaüstü duvar kağıdımızı (Türkçe bilmeyen zibidiler için: wallpaper) resim olarak ekliyoruz hanımlar beyler.

Evdeki masaüstü düz siyah renk olduğu içün (ruhumun derinlikleri gibi, deeeeeeermişim auheıhıe) işyerindekini zımbalıyorum buraya. Evet "zımbalamak", artık ekleme, ilişiklendirme,  attach yerine zımbalamayı kullanıyorum, daha sert ve sonuca giden, tam kalbine. Belki de ben iyi değilim. Hastalık başıma mı vurdu tam düzeliyorum derken?

Bu mim kimlere gitsin? Kimseye gitmesin ! İkinci bir emre kadar, bu blog mimlerin bittiği yer olacak, mimlerin kabusu olacak, Tanrı mimlerin belasını tam burada verecek. Ya da fikir değiştirdim, masaüstü paylaşmak hoşlarına gider belki, JoA hanımkızım ve Jetski woman'ı mimleyeyim. Kendilerinden epeydir ses çıkmıyordu zaten, silkeleyeyim bir şöyle !

İşte böyle, çorap (!) değiştirir gibi fikir değiştirilen bu blogda, bu Supernaut günlüklerinde, bir yazının daha sonuna geldik. Esenlikler diliyorum.



 Notcuk: İsim vermek istemiyorum (:P) mim'in geldiği blog yorumlarında muhtelif yazılar okudum, duvarkağıdı bilgisayarı yavaşlatıyor şeklinde. Bunu böyle düşünen bir ben varım sanıyordum ! Gene yanıldın Supernaut. Gerçi çift hatta dört çekirdekli işlemcilerin normal sayıldığı bir devirde, basit bir jpeg dosyası bilgisayarı ne kadar yavaşlatabilir? Ama Ozzy'nin de dediği gibi, "mental wounds not healing" , alışkanlıkları bırakması çok zor. En iyi örneklerden biriyimdir bu konuda.

4 Ekim 2010 Pazartesi

Sistem zorda

Soğuk özlemi isimli yazımda bahsetmiştim, yaz çok sıcak geçti soğukları özledim cart curt... Al sana soğuk özlemi, daha Ekim başı ilk hastalığımı da kaptım bir yerlerden. Burun musluk olmuş akıyor, gözler boş bakıyor, vücut en basit hareketi yaparken bile "acaba yapmasam mı?" diyor...

Bugün öğle yemeğinde hastalığa tokat gibi bir cevap vereyim dedim, gittim dışarıda tavuk suyuna bol limonlu çorba içicem, bir de baktım neredeyse yer yok, herkesin sipariş aynı: Tavuk suyuna çorba !!! Bunun adına salgın derler, öyle bir anda silemezler diye bir şarkısı geldi aklıma sevgili Doğuş ustanın.

Hal böyleyken sevgili kitlem, ben yaptım siz yapmayın, aman dikkat edin, salgın resmi olarak başladı, ilaçları aldım, vitaminleri yükledim, savaşa başladım bende, bakalım kaç günüm heba olacak, bu yolda kaç alyuvar/akyuvar şehit verecem. Bunları yazarken bile sağ elim ağrıdı, sol elim uyuştu. Eyyyaeaeaehhh beeee !

1 Ekim 2010 Cuma

God bless you too.



Şükürler olsun 30 Eylül geldi ve şurada da belirttiğim gibi kendisini sağ salim görebildik. Kuruçeşme Arena'yı kırdı geçirdi (62 yaşında ne kadar kırabiliyorsa o kadar kırdı, yeterliydi), hopladı hoplattı, zıpladı zıplattı... Coştuk eğlendik, dünya gözüyle kendisini görmek kısmet oldu, mutluyuz gururluyuz. Sürekli el çırptırıyor, seyirciyi bir dakika bile kontrolünden çıkartmak istemiyor, 40ı aşkın sene sahne tecrübesi olan ve beyin hücrelerinin ciddi bir kısmı gidik biri için fazlasıyla iyi bir performans diyebilirim. HAAA bir de şu var, sadece kızlardan oluşan "Kırmızı" isimli bir ön grup da çıktı, 2-3 şarkılarına yetişebildik, aferin kızlara, iyi coverlar çaldılar (Iron Maiden, Pantera, AC/DC benim dinleyebildiklerim). Özellikle gitarlar çok başarılıydı.

Gecenin kahramanına dönecek olursak, Bark at the moon ile açtı, Mr.Crowley, Killer of giants, Let me hear you scream, Crazy train, I don't want to change the world, Mama i'm coming home gibin bilinen şarkıları dışında, War Pigs, Paranoid, Fairies wear boots gibi kendi dönemi Black Sabbath şarkılarını da söyledi, mest etti. Ayrıca yine Black Sabbath enstürmantal eseri olan Rat Salad'da özellikle bateristin solosu, hem kendisini hem seyirciyi coşturdu, bunu da belirtelim. Bir de sanırım öndeki 5-6 sıra sürekli köpüklü su yediğinden büyük ihtimal zatürre olmuştur.

Kendi adıma rüya gibi geceydi, kendisinin değeri ve önemi büyük benim için, çok geç olmadan Black Sabbath orijinal kadroyu görmeyi çok isterdim, bir tanesini gördüm, kaldı 3, hadi bakalım ya sabır :)

29 Eylül 2010 Çarşamba

Post - nuclear


Bugünkü konumuz kıyamet sonrası dünya olsun hadi. Kıyamet dediğim dini kitaplarda yazan herkesin öldüğü kıyamet değil ama. Hollywood filmlerindeki gibin, "bir grup insan dışında" herkesin öldüğü bir kıyamet senaryosu...

Nerden durduk yere aklıma geldi derseniz, geçen gün Resident Evil: Afterlife 'yi izledim (ayıptır söylemesi 3 boyutlu, yani "tiri di"), kanımdaki "Fallout" değeri tavan yaptı. Bilen bilir sadece benim kanımda bulunan bir değer bu, arada bir coşar, enginlere sığmaz taşar, bilim adamları anlam veremiyor. Herneyse.

Bu tarz filmleri nedense çok seviyorum, virüs geliyor, nükleer bomba patlıyor, dünyanın çekirdeği duruyor, yok efendim meteor düşüyor... Bir vesileyle insanlığın %99u yok oluyor işte. O şehirleri bomboş ve hatta çoğu zaman yıkık dökük görmek, ayrı bir heyecan veriyor bana, nedense. Tabii ki sadece filmlerde, romanlarda, oyunlarda... Yoksa istemezük öyle şeyler bizim başımıza gelsin, değil mi?

Oyun, film, kitap dedik de, örnek verelim bari, ilgili olan olur, başlamak isteyen olur... Film olarak aklıma gelenlerden, Resident Evil: Afterlife, I am legend, 28 days later, Mad Max trilogy, her ne kadar beğenmemiş olsam da "le temps du loup", Planet of apes, izlememiş olduğum ve merak ettiğim "Twelve monkeys", Kevin Costner'in yerden yere vurulmalarına rağmen Postman & Waterworld...
Oyun olarak Fallout, Fallout 2, Fallout 3. Başka söze gerek yok.
Kitap olarak da "On the beach" derim.
On the beach'in bu arada 3 bölümlük bir tv serisi çekilmişti, gayet de tadındaydı, tavsiye ederim.
Aklıma gelmeyen daha bir dolu vardır illaki, kendilerinden özür diliyoruz şimdiden.

Temalar 3 aşağı 5 yukarı aynı, boş gökdelenler/caddeler, boş supermarketleri yağmalayan sağ kalanlar, kısıtlı imkanlar, cılız da olsa yanan ama sonra körüklenen bir umut ışığı, genelde puslu gri bir tema/arkaplan... Nedense filmlerde filan çekiyor işte beni fazlasıyla.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Granada'dan Kazablanka'ya


GRACIAS A LA VIDA

Y ESTA BUENA SUERTE

PORQUE PUEDO AL FINAL

ESTE CAMINO EN NINO VERTE












Gracias Alabina...

1 Eylül 2010 Çarşamba

Soğuk özlemi, bakalım ne kadar sürecek?


Ne yazdı ama ! Bugün 1 Eylül itibarıyla aylardan sonra ilk kez gece uyanıp camı kapamak zorunda hissettim kendimi, gece uyanan bir insan değilim normalde ama o derece üşümüşüm ki, anlayın işte.

Tabii ki de biliyorum ki bu soğuma geçici ve 1-2 güne kalmaz gene ateş basacak herbir yanı.

Ben eskiden sıcak seven bir insandım, sıcağı soğuğa hep tercih etmiştim... Ta ki bu yaza kadar. Böyle sıcak görmedim ben, küresel ıkınma mıdır nedir artık, feciydi. Evde klima da yok, gariban bir pırpır ile ne kadar soğuyabilirse insan o kadar soğuduk bu yaz.

Neyse lafı fazla uzatmayalım, bu yaz ilk kez soğuğu özlediğimi hissettim, bana çok yabancı bir özlemdi ama sanırım artık yazları buna alışmam gerekecek. Kara kış, kar, çamur,bora, tufan demiyorum tabii, ama bunaltmayan bir hava, sürekli bir serinlik özlemi bu.

1965 yapımı o güzel filmde Omar Sharif'in de dediği gibi: "Biz rüzgara taparız"

24 Ağustos 2010 Salı

Under the sun

Well I don't want no preacher telling me about the god in the sky.

Öyle işte, bilmem anlatabildim mi?

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Öylesine midye üzerine...


Bir kere şunu baştan konuşalım, ben midye severim, afiyetle yerim. Ananem gibi denizden çıkan böcek cücek şeylerine ya da yumuşakçalara "ıyyyh" gözüyle bakıyorsanız, baştan okumayın, külahları değişmeyelim. Külahınızın kenarları çikolata sosu kaplıysa ayrı ama, acımam değişirim.

Bu yazıyı epeydir yazmak istiyordum da işte, siz diyin tembellik, ben diyeyim yoğunluk, başkası ordan lafa karışsın desin yoğunluk... Bugüne kısmetmiş, hadi bakalım.

Bizim muhite bir midyeci açıldı da, 7/24 (sanırım?) midye dolma satan bir dükkan. Ayda bir filan gidip yiyiyoruz, ama çekirdek gibi gidiyor meret, hoş BAZILARINI çok karabiberli geldiği için öksürük tutuyor ama, canımızdır bizim o bazıları, laf yok. Yani böyle bir oturuşta 20-30-40 lüp lüp gidiyor. Duyan da 120 kilo sanacak... Arkadaşlar hataya düşmeyin, 120 kiloluklar bir oturuşta 80-90-100 diye açıyor taksimetreyi.

Neyse tırstım tabii, bu midye için hoş şeyler söylenmiyordu çoğu yerde, civa oranı, kurşun oranı, yok denizin böbreğiymiş bütün pislikleri süzermiş falan, pek iç açıcı şeyler değil. Biz de öyle 30-40 midye yiyince kurşun zehirlenmesinden filan ödüm kopar oldu, hani alışkanlık haline gelirse diye... Ya da ne bileyim iskeleti civa kaplayacak ya romatizma olacam ya Wolverine. Wolverine olmak fena fikir değilse de, romatizma ihtimali daha kuvvetli, risk almaya değmez.

Sonra internette şöyle bir habere rastladım, aynen alıntıdır:

´´SAĞLIĞA ZARARLI DEMEK YANLIŞ´´

Su ürünleri mühendisi Yeliz Yıldız, midyenin hayvansal protein kaynağı olduğunu belirterek, kimyasal madde içerdiğini düşündüğü bu ürüne karşı tereddütlü yaklaştığını dile getirdi. Yeliz, ´´Vücuttan atımı çok zor olan ve sarılığa neden olan civa değerleri, midyede tehlike sınırının oldukça altında çıktı. Mikrobiyolojik olarak bakteri ya da mikroba rastlanmadı. Kimsayal değerler de tehlike sınırının oldukça altında. Midyenin sağlığa zararlı olduğunu söylemek doğru olmaz´´ diye konuştu

Kaynak: kıçım.. ne yapacan kaynağı internette buldum işte biryerde. Inanmıyorsan zorla değil.

Oh içim rahatladı derken aşağıda da afedersiniz iki embesil yorum yapmış , aynen gene alıntı:

prettyfly: sagliga zararli demek yanlistir deniliyor ama hicbir zarari yoktur da denilemiyor.

Sevgili Prettyfly, allah cezanı versin, nickini de al git buradan.

ferdito: işi gücü kalmayan insanlar bilim adamları başka araştıracak bişey bulamamış mı?

Gerizekalı Ferdito, senin araştırılacak türlü türlü yönün var haklısın, mitye bitince sana geçecekler bence. Sinirden midye yerine mitye yazdırttın bana bir de, türk telekomdaki bağlantılarım yerini tespit edecek mesajdan, bir yere kıpırdama !

Böyle haber altı cahil cühela yorumları meşhurdur internette, bu konuya şimdi giremeyecem dipsiz kuyu gibi.

Diyeceğim o ki, Supernaut sizler için araştırdı, midye zararlı değilmiş, doyana kadar, çatlayana kadar yiyiniz.

Ramazan ayındayız Supernaut, midye filan ayıp olmuyor mu böyle oruç oruç?

Duyarsız davrandım haklısın sevgili günlük... Bundan sonra daha dikkatli davranacağım deeeeeeeeeeeermişim. Ay ay eğlendim.

Yazının sonuna doğru neden hep bir cıvıma, bir sıvama oluyor? Inanın bunu ben de merak ediyorum, verileri Dochenbach Üniversitesi'ne gönderdim, bilim adamları araştırıyor. DÖNECEKLER bana.

10 Ağustos 2010 Salı

Just say Ozzy

11 sene olmuş tanışalı, ne de güzel olmuş. Kendisini "11" senedir tanıdığım iki güzide insan var, biri zaten yüzde ellimi (rakamla %50) oluşturuyor, diğeri de yukarıdaki resimde düşünceli düşünceli nereye bakıyorsa artık... Ben biliyorum nereye baktığını gerçi, bu da bana yeter .)

Komşumuzdan aldığım bir Blue Jean dergisi cdsinde rock ustalarının şarkıları vardı, tanınmış grupların her birinden bir şarkı olmak üzere 15-16 şarkılık bir cd... Orda daha önceden sadece ismini duyduğum Black Sabbath diye bir grup... Şarkı Children of the Grave... Allah allah, bu şarkı diğerlerinden farklı, daha sert, daha kirli, ve çok daha nefis. Neymiş bu adamlar bir bakalım demiştim, o dönemler Napster dönemleri, çevirmeli bağlantı dönemleri, telefon hattını meşgul ede ede indirdim birkaç parçalarını, Electric Funeral, Iron Man, daha sonraları Paranoid...

Derken zaman geçti, internetten grubu araştırdım, vokalde henüz 20li yaşlarının başında bir genç, yukarıdaki resimdeki kara gözlüklü ihtiyarla aynı kişi. Benim beğendiğim bütün şarkıları söyleyen kişi... Sonrası araştırmam büyüdü, gruptan atılışı, solo kariyeri, onsuz Black Sabbath yılları derken bugünlere hayranlık dolu senelerin içinden geçip geldim.

30 Eylül 2010... Kuruçeşme Arena... İkimiz de sağ kalırsak (şunu da belirteyim; istatistiksel olarak benim başarma onun başaramama şansı yüksek) birbirimize kavuşacağız. Hadi bakalım inşallah maşallah diyelim, şeker yiyelim.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

They say that life's a carousel...

Yine yeni yeniden merhabalar, bir yazı daha ortaladık, hatta çoğu bitti azı kaldı modundayız. Bu mod kelimesini de çok seviyorum, türkçesini düşünmedim açıkçası, o kadar da kafa yorma taraftarı değilim, sevgili dilbilimciler beni bağışlasın, ah, başlığı da ingilizce çakmışım. Dilbilimciler beni dilimleyecek.

Neyse ortalık alev alev, İstanbul nem ve sıcaklığın el ele kardeş kardeşe tribüne koşmasından ötürü bayağı kavruk bir dönem yaşıyor. Ama çok şükür, bu sene günlerce durmadan yağmurlar sağolsun suyumuz bol(dur herhalde).

Tam da şuradaki yazımda bir noktaya değinmişim: "Inşalla hiçbiri patlamaz da organizasyonlar ve organizatörler hakkını vermeyi başarır." Yazıdaki organizasyonların hepsi sonuçlandığına göre, hadi düşün peşime de bir kritik yapalım;

- Lord of the Dance: Patlamadı, ama Michael Flatley'in kendisini de görmeyi çok isterdik, en yakın Viyana'ya kadar geliyormuş malesef. Michael biz İrlandalıları yemiyoruz kuzum, izliyoruz ve gidiyorlar, korkma yağızım. For Michael and Michael only: Michaeeeeeeeeeel! We don't eat Irish people here my dear lamb, we watch them perform and they return safely, so don't be affraid my dear brute.
Ama yetiştirdiği delikanlılar ve hatunlar gayet başarılıydı, saniyede bilmemkaç kere ayak vurdular pervasızca, aferin !

- Sonisphere festivali: Patlamadı. Heaven&Hell gelemedi, malum Dio rahmetli olunca. Mastodon da vokalist rahatsızlığı bahanesiyle gelemedi, günahları boyunlarına und geçmişler olsun. Saçma sapan bir gün ve headline dağılımı olduğu söylenebilir, ama buna en iyi cevabı Manowar gitaristi türkçe olarak verdi zaten. Aferin !

- The Cranberries: Patlamadı, iyiydi de, Dolores Teyze'nin performansı yeterli, yırtınıyor sahnede, kıçını başını ayaklarını kollarını sallıyor deli gibi. Yılların grubu, yılların eskitemediği şarkılar... Gelip söyleyip gitse de olurdu, ama sağolsun renk kattı hareketleriyle, billur gibi sesi de zerre eskimemiş... Aferin !


Daha önce yazmamışım ama, Eylül sonu Ozzy Ozbourne geliyor, Kuruçeşme Arena'yı yakıp geçecek inşallah. Tek korkumuz ince bir pamuk ipliğine bağlı olan sağlığına zeval gelmesin, başka bişey iztemezük !

Orta çaplı bir Afrika Muz Cumhuriyetine bir ay yetecek parayı bu konserlere bastıktan sonra, yavaş yavaş belimizi doğrultmaya başladık, bakalım daha kimler gelecek de bizi yolup gidecek, hepsine de helal olsun, kuruşuna kadar değdi.

6 Temmuz 2010 Salı

Yavrum teknobüs

Hemen uyarayım, Pamukkale Seyahat ya da Turizm ya da Taşımacılık, herneyse o firmayla bir ilişkim yok, komisyon filan da almıyorum. "Sevdiğim şeyin reklamını yapma hakkı"ma dayanarak (Anayasanın C bendinde 43. madde), sevgili Pamukkale'yi alkışlıyorum, tebrik ediyorum.

Artık karayolu eziyet değil arkadaşlar, ben böyle araç görmedim. Epeydir binmiyordum 10 saat üzeri bir seyahat için otobüse, bir bindim, otobüsler çağ atlamış meğer. Şiddetle tavsiye ederim. Biryere gitmeyecekseniz bile sırf buna binmek için gidin diyor, saçmalıyorum.

Nasıl birşey?
Muhteşem. Oturuyorsun koltuğa, karşında bir lcd ekran, öndeki koltuğun arkasına gömülü ! "Oh my god, this is techno" diyorsun bir kere baştan. 4 büyükleri (Kanal D, ATV, STAR, SHOW TV) çok az kesintiyle (dağ başlarından geçerken kesiliyor biraz çok kısa süreli) seçip izleyebiliyorsunuz bir kere. Yok benim gibi tv beni açmaz diyorsanız, hooop sinemalar, yerli yabancı, korku, aksiyon, gerilim, komedi... Müzikler, belgeseller aklar boklar... Beni açan sinema oldu, "Müzede bir gece 2" filmini komedi yerine gerilim bölümünde görmem dışında bir falso göremedim. Pardon gördüm, filmlere mecburi dublaj, çeviriler doğru gibi fakat dudak uydurma problemli :) Bu kadı kızında da olur diyor ve geçiyoruz hemen.

Bitti mi?
Bitmedi.
Adam ekranın yanına USB portu koymuş, memory stickinizi sokup müzik,film cart curt ordan da izleyebiliyorsunuz yanınıza getirdiğiniz şeyi. Tabii bomba birşey ama acaba her formatı destekler mi? Divx vs vs gibi... Bu kafamda soru işaretiydi, o yüzden net birşey yazamıyorum, bir dahaki seyahatimde bir avi bir de divx olmak üzere deneyeceğimdir !!

-Supernaut
-Efendim?
-Yeter reklam yaptığın, tatilin nasıl geçti kuzum?
-Ben senin kuzun değilim!

Ama yine de anlatayım, Fethiye gayet güzel, bilmeyenler için denizi ne sıcak ne soğuk, gün içinde bunalınca cup diye atlayıp serinliyorsunuz. Ama cup diye atlamanız lazım. Dinlendim enerji depoladım geldim işte. Tatilin kötüsü olmaz derler, katılırım :)

Buradan bir Sonisphere geçti

Yarama basıp geçti sayın okur. Mükemmeldi.
Diyeceksin mükkemmeldiyse neden 1 haftayı aşkın süre geçtikten sonra blogunda yazıyorsun? Çünkü festival bitiminden 5 saat sonra 1 haftalık tatile gittim, oldu mu? Gelmeyin üstüme.


İlk gün
İş çıkışı gidip ancak Rammstein'e yetiştik, doğru da yapmışız zira Alice in Chains'i pek tutmamış kimse, gelgelelim Ramo muhteşemdi, seyirciyle iletişim biraz sönük kalabilir ama sahne şovu zaten fazlasıyla kapıyor tüm defoları. Defo yoktu bu arada :) Pyromaniac amcalar alev,kıvılcım,fişek ve köpük olayının ustaları, buna şüphe yok.
Sonuç: En tanımayan insanı bile 1.30 saat oraya bağlayacak bir sahne şovu, gene gelsinler gene gidelim.
İkinci gün
Hayko Cepkin ile başladık mesai'ye, Volbeat'ı kaçırdığımıza çok üzüldük, napalım, Windrider'a bir Volbeat sözümüz olsun. Hayko'nun performansını ben sevdim, hatta bazı Manowar işareti yapan densizleri de ayıpladım. Brutal vokal, travmatik ezgiler ve distortion eşliğinde güzel bir playlist hazırlamış, helal sana Hayko, seni seviyoruuuuuz.
Ama Manowar'ı daha çok seviyoruz Hayko, darılmaca yok :) JoA hanımkızımın blogunda da bir yorumda belirttiğim üzere, Manowar'a olan sinsi sevgim (??) katlanarak arttı arttı ve "Black wind fire and steel" i onlarla beraber söyleyince patlama yaptı. Hatta Miniksu bana şaşkınlık içinde baktı "ezbere mi biliyorsun bu şarkıyı" der gibiydi, evet suratından anladım. Kırdılar geçirdiler, rahmetli Dio'yu Heaven&Hell çalarak andılar. Beni mest ettiler. Bir de Big four'a(Metallica,Slayer,Megadeth ve Anthrax) Türkçe "s....tir ordan" dediler, iddialı ama güzeldi :)
Günün headlineri Accept'e gelince, bildiğim çok güzel şarkılarıyla eğlendik, ama hep birşey eksik hep birşey eksik... Sevgili Udo bırakmayacaktı vokalleri :( Şimdiki amcam çok tutuk bir vokalle başlasa da, "Fast as a shark" da limitlerini aştı diyebilirim. Headlinerlik konusunda Manowar'a ayıp ettikleri bir gerçek, ama Accept'de çıktı, ortamı parçaladı geçirdi ve indi. Gayet iyilerdi. Zaten vokal yetersiz kalınca gitaristlere düşüyor iş, onlar bol bol şov yaptı.
Bunlar dışında, JoA'yı miyop gözlerimle de olsa gördüm, üst tribünden el salladı bana oley, tel'de bile konuştuk, ama Windrider'in telefonu biraz değişik, arada çekmiyor mu ne (zaten fotoğrafları da titrek çekiyor :P) Kesik kesik de olsa duyabildim JoA'yı. Mutluyum, huzurluyum.
Üçüncü gün
Anthrax: Hiç bilmiyordum, ismen aşinaydım, güzellermiş, vokaldeki tatlı dede kızılderili şefi tüylerini giyip sağa sola koşturana kadar monoton ama tatlı gidiyorlardı, o olaydan sonra tatlı ve monoton gittiler diyebilirim. Tamamen saçmalıyorum şu an, neyse, iyilerdi sabah performansı için.
Megadeth: Hey gidi Dave Mustaine, sen de zamana karşı koyamamışsın be, mikrofondaki meşhur sorunu bir türlü halledemediler, çok sesi çıkmadı garibimin, ama şarkıları ezberlemişiz artık, zaten geldi "here we go" dedi besmele çeker gibi, abandı gitarına, sonra kafasını kaldırdığında 1 saat geçmişti (gibi gibi). Tüm stadyum Megadeth diye tempo tuttu mu? Tuttu, e yeterli.
Slayer: Bu elemanları da ismen bilirim, çok meşhurlar tamam ama tarzım mı değil nedir, hiç bir şarkılarını bilmem etmem. İyi çaldılar, hayranlarını coşturdular, biz de coştuk aslında, ama vokal tuhaf tuhaf gülmeyi kesmediği için tedirgin de olmadık değil. Bir de Metallica sıkıştırıyor arkadan, kolay değil onu bekleme stressinde çalmak. Aferin Slayer'a, işi biliyorlar hehe.
Metallica: Onlar dedi ki: "Death magnetic turu sonunda kapanış için daha iyi bir şehir olamazdı", ben de diyorum ki, "Sizden iyi bir bitiş headlineri hiç olamazdı, sizin ağzınızı yiyem ben, kurban olduklarım". Öyle ya da böyle; tartışmasız 1 numara. Metallica konserine, herzaman, gi-di-lir.
Tabii konser bitti 5 saat sonra tatile çıktığımdan ötürü, bir kültür şoku, bir ne oldu bana halleri geldi birden uçakta... Denize girince hepsi geçti neyse ki :)
Supernaut durmuyor: Bir sonraki bölümde tatil maceraları ve Karamel için özel : Teknobüs reloaded (detaylı açıklamalarla)...

1 Haziran 2010 Salı

Dile kolay 20 sene...

Yazacak bir konu buldum, ne kadar mesudum, ne kadar bahtiyarım anlatamam. Geçen gün sinemaya gittim, Prince of Persia (Pers Prensi), kısaca PP diyebilirsiniz, beklediğimden iyi çıktı, hatta bir hayli iyi çıktı. Ortadoğuda geçen, tarihi hiçbir dayanağı olmayan, hatta olan tarihi de saptıran, bol vurdulu kırdılı, akrobatik hareketleri çok olan, pahalı bütçeli bir Hollywood filmi arayanlar için bu sıralar daha iyisi yok diyebilirim. Öneririm. Altına imzamı atarım hatta.

Ve fakat filmin benim için yeri çok çok farklıydı. Netekim bu kadar aksiyon vs vs. den ziyade, 20 sene öncesine gittim filmi izlerken yer yer. Bundan tam 20 sene önce Yıldız Teknik Üniversitesi Bilgisayar Bölümü odasına annemden torpilli olarak girebiliyordum. O dönemler yukarıda resmini gördüğünüz en ilkel PC oyunlarından Prince of Persia yeni çıkmıştı. Tek diskete sığan oyun, bu dönemin bilgisayarları yanında kağnıdan yavaş kalan aletlerde bile çalışıyordu tabii ki. Her öğlen gider orda onu oynardım. Sağolsun ordaki abiler ablalar bana bir bilgisayar tahsis ederlerdi, saat 16.00 civarı anneme yalvarırdım gitmeyelim diye. Neyse uzatmayayım herkesin çocukluğunda zombiye bağlayıp oynadığı bir pc/amiga/atari oyunu vardır pacman filan hesabı. Benimki de buydu işte.

Gel gör ki aradan 20 sene geçmiş, sevgili PP'min daha iyi versiyonları, daha bir 3 boyutlu oyunları çıktı... Filmi çevrildi mis gibi. Ama Iran aynı yerde sayıyor ! 20 sene önce bi Hümeyni vardı, şimdi de farklı değiller, oysa ki prensleri ne kadar geliştirdi kendisini. İnsan bakar örnek alır az... Ama bana ne Iran'dan.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Alacağın olsun Dio (a.k.a geçmiş olsun Dio)

Sevgili jetski ustası Windrider sağolsun sabah bir link verdi, tıklamamla beraber yıkıldım, 5 senede bir böyle yıkılışlar yaşıyorum, alışık sayılırım ama, yıkılış yıkılıştır, üzüyor. Müjdeler olsun, Heaven&Hell Sonisphere'den çekildi. Yukarıda resmi görülen sevgili Dio kanser tedavisini riske atmamak uğruna tüm Avrupa turunu iptal etti. İyi de yaptı belki, geçmişler olsun diyorum tabee ki, fakat içime de oturmadı değil.

Takriben 5 sene önce de Rock The Nations 2 de Marduk grubu uçağı kaçırmış(!) ve festivale katılamamıştı. Özene bezene beklediğimiz bu güzide insanları göremeyince bünye ister istemez sarsılıyor. Neyse bu bahsi kapatalım, kötü oldum.

Bunun dışında Antep'ten bir baklava geldi, arkadaş yok böyle birşey ! Antep'e son gidişimde yediğim kuru baklava'dan farkı yok... Cennetten düşme, tanrıların yiyeceğiymiş antik yunanda zaten öeeeeh. Zeus çiköfte yoğururken, Artemis'in 99 katlı incecik yufkadan baklavaları meşhurmuş öeeeeeeeeh. Herneyse..


Öyleyken böyle işte... Esenlikle kalınız, bu aralar gene yazasım var ama çıkmıyor kelimeler.

30 Nisan 2010 Cuma

Avrupa'da adalet yerini buldu.


Yok yok yazının konusu Avrupa'da insan hakları değil, Danimarkalı çiftçi Henriksson'un haklı davası da değil, bildiğiniz futbol... Eh bir Türk genci (haala genç görüyorum kendimi tamam mı?) olarak DNA zincirimin bir halkası tamamen bu spora ayrılmış durumda, bahsetmeden olmaz.

Uzun zamandır dikkatle takip ediyorum ve bu seneye kısmetmiş, Avrupa'nın kulüpler bazında 1 numerolu kupası Şampiyonlar Ligi, diğer kupası da Avrupa Ligi (eski adıyla UEFA kupası efendim). Ve senelerdir, evet senelerdir ilk kez bu iki kupa finalini farklı ülkeden takımlar oynayacak.

Dün (29.04.2010) itibarıyla, Şampiyonlar Ligi finalinde Almanya (Bayern Münih) - Inter Milan (Italya), Avrupa Ligi finalinde ise Fulham (İngiltere) - Atletico Madrid (İspanya) karşı karşıya gelecek. Gerçekten özlemişim, Avrupa futbolunun en büyük 4 ülkesinin temsilcileri finalde... Düdükten temsilciler yok, dolayısıyla düdükten maçlar da olmayacak gibi. Haydi hayırlısı diyelim, beklemeye koyulalım.

30 Mart 2010 Salı

Estaramim


Tedirgin tedirgin diken üstünde bekliyordum, sürekli omzumun üstünden arkaya paranoyakça bakmaktan boynum acır olmuştu... Ha geldi ha gelecek, gelirse ne yaparım, hazırlıksız yakalanma korkusu, başdönmeleri, abandone haller... Derken sonunda oldu.

Saldırı beklemediğim anda, beklemediğim açıdan, beklemediğim bir şekilde geldi !!! Mim şeklinde gelen bu kalleş(!) saldırıyı kınıyor, teröre bir kez daha lanet ediyorum.

Neyse ciddileşelim biraz, sevgili Karamel'e blogumu mimlediği için teşekkürü bir borç bildiğimi belirtmek isterim. Bu bir de ödülmüş efendim, bana kalırsa "mass blog spam"dan (evet şimdi ben buldum bu kavramı, patentini alamayacak kadar da tembelim, çalabilirsiniz, hükümsüzdür) başka birşey değil ya neyse, ödüle saygısızlık, nimetle de şaka olmaz !

Her fırsatta söylüyorum, ben bu mim işini sevmiyorum, ama mimlenince de mutlu oluyorum arkadaş, böyle de bir dengesizlik, bir kaos. Ama kaos kainatta hakim sanırım, bende olmuş, blogcuğumda olmuş çok mu? Mim diyorduk di mi, dalmışım, işte kurallarrrr:

- Beni ödüllendiren blog yazarının blogunun linkini vermek.
- Ödülün legosunu (?!?!) yayınlamak..
- 7 tane yaratıcı gördüğüm bloggerları ödüllendirmek.
- 7 blogun blog adresini yayınlamak
- Ödül verdiğim blogları ödülden haberdar etmek.

Görüldüğü üzere masallarda hakim "7" sayısı kullanılarak mistik, destansı bir hava da verilmiş mime... Çok başarılı, ama yemezler, yemezler çünkü 7 tane takipçim bile yok NİHOHOHA. Yaaaa naber mim, son gülen iyi güler demişler. Mimle kendimi yarıştırıyorum sanırım doktor, acil ilaç yazınız bana, 7 tane hem de. AHHH.

İşte beni arkadan mimleyenin adresi, saldırın !!! http://mylifegk.blogspot.com/

Yaratıcı gördüğüm blogları ödüllendirecem şimdi, Kraliçe Elizabeth (nur içinde yatsın) gibi bişi hissettim kendimi, elimde kılıç, şövalye ilan edecem sizi :

http://habenhasen.blogspot.com/ Jetski woman, sizi şövalye ilan ediyorum efendim, yaratınız, yarattırınız !

http://bendedimoldu.wordpress.com/ JoA Hanımkızım, sizi de Jedi şövalyesi ilan ettim, siz de yaratın, yarattığınızı ve galaksi barışını koruyun ama !

http://miniksu.blogspot.com/ Miniksu, en bir yaratıcı, en bir dizaynır, benim iznim olsa da olmasa da yaratır o, bitanedir, candır. en son 2 ay önce yazmış blogcuğuna ama, canandır.

İkinci bir emre kadar sağlıcakla kalınız, saygılar, sevgiler, höörrrmetler.

8 Mart 2010 Pazartesi

And still -we- must walk the path of sorrow...

Saat 05:00 ----> Supernaut uykuya yatar.
Saat 08:10 ----> Supernaut kalkar.
Saat 09:06 ----> Supernaut işyerine varır.
Saat 14:45 ----> 3 saatlik uykuyla duran, ama zımba gibi, çakı gibi bir Supernaut,
işte bu şartlarda yazısına başlar.

Acıtıyor sevgili okurlar, gerçekten acıtıyor. Festivallere biletler alındı, servetler ödendi, afedersiniz kredi kartları gırtlağına kadar limitte. Hepsi helal-i hoş olsun da, yaza kadar beklemek yok mu... Ah acının o yolundan yürümek... Tadından yenmiyor, öyle de mazoşistim.

Konuyla alakasız olacak ama kayıtlara geçsin, 08.03.2010 saat 08.30 civarı popom dondu sokakta.

Konumuza dönelim, bakalım neymiş bu festivaller bu kadar övdüğüm, buyrun:



Uçan Irlandalı Michael Flatley ekibiyle beraber Lord of the Dance gösterisini sergilemeye -nihayet- buraya geliyor. 12 Haziran 2010, Küçükçiftlik Park... Hani şu dönme dolaplı olan haha. Daha önce Unirock için gitmiştik, gayet de beğenmiştik. Hadi bakalım irlandalılar bir sallasın Dolmabahçe'yi.




OHA yavaş gel ! Bu resimdekiler doğru mu? Tokat gibi cevap olacak ama, evet DOĞRU!
25-26-27 haziran, Inönü Stadı, kombineleri çektik, geri sayım başladı. Şimdi sessizlik ve bekleyiş.




22 Temmuz 2010, gene Küçükçiftlik Park, gene bir dünya devi, The Cranberries. Fazla söze gerenk yok, bekleyelim sabır ile...



Yaa işte böyleyken böyle, buralarda olacam efendim, alayınızı beklerim, zaten minik kitlemden çoğunluk buralara geliyor onu biliyorum hehe. Tüm ekonomimizi çökerten bu organizasyonlar sayesinde bayaa bir coşulacak bu yaz gibin... Inşalla hiçbiri patlamaz da organizasyonlar ve organizatörler hakkını vermeyi başarır.

18 Ocak 2010 Pazartesi

Dost bildiklerim mimledi beni pervasızca !

Ne oldu nasıl oldu anlayamadan, mimi yedim osmanlı tokadı gibi, hiç hoş olmuyor pazartesi sabahı böyle birşeyle karşılaşınca, bilen bilir mimi sevmem.

Ama emir büyük yerden, hatrı birhayli sayılır bir Jetski woman tarafındandı bu mim ve uymamak ölüm fermanımı imzalamaktan farksızdı... Ölmek için görece genç bir yaşta olduğuma inanıyorum, o yuzden denilenleri bir bir yapacam, oyunu da kuralına göre oynayacam, işte o kurallar:

* Mimi gönderen bloga link veriyorsunuz. (confirmed)
* Üç kişiyi mimliyorsunuz ve mimlediğiniz kişinin bloguna not bırakıyorsunuz. (‘Ortaya bıraktım, isteyen alsın.’ demiyorsunuz.) Ayrıca olabildiğince bu konuda mimlenmemiş blogları seçmek için özen gösteriyoruz. (confirmed -2 kişi-)
* Mimlediğiniz blogların da linkini veriyorsunuz. (confirmed -2 kişi-)

Sorular ise şöyle:

1) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Öhm, tabii kalkmalı, herkes eşit olmalı, milletvekili diye kimse adama dokunamayacak mı? Saçmalık gibi geliyor bana.

2) Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?

Seçim barajının ne olduğunu hatırlamam yaklaşık 2 dakikamı aldı... Bu durumda kalksa da bir kalkmasa da. Cidden.

3) Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?

Gerekli kıstasların yeniden gözden geçirilmesi ve 21.yy ya ayak uydurması sağlanmalı. Atıyorum ilkokul mezunu olmak yetmemeli çoğu şeye... Hatta universite bitirmeyen adamın mecliste ne işi var? Ben bitirdim diye demiyorum valla :)

4) Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?

Hakikaten büyük anlam taşıyor, şaka değil. Hukuk devleti diye sırtımı hukuğa yasladığımda, o hukuğun birilerinin kuklası olduğunu görmek beni de ürkütür. Kendimden örnek vereyim, mahkemeye çıktım ve beni yargılayan adam beni suçlayan adamın maşası mesela... Olur şey değil, olmamalı...

5) (Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?)

Atatürk ne zaman geri gelecek? Bunu öğrenmek isterim. Gelmeyecekse de bilelim, o nasıl olsa dönecek diye uyuşuk uyuşuk davranmayı kesip dediklerini uygulamaya geçelim.

6) Mimlediğimiz bloglar ve linkleri…

Karamel ve Miniksu



Eveet arkadaşlar, bu kadar da apolitik bir insanım işte, aydınlık geleceğe kürek çekelim o halde beraber AHOY.

7 Ocak 2010 Perşembe

Eye am angry


Asabiyet yaptığım zamanlar olur, mazallah elimde bir ışın kılıcı olsa kimbilir neler olacak diye düşünürüm, ya da basit bir kılıç bile olur.

İnsanı gaza getiren o duygu sırasında, vücut her ne halt salgılıyorsa, durasım gelmez. Gavurun "berserking" tabir ettiği, gözü dönme, ölümüne ve düşünmeden saldırma, bir nevi "Amok"... Amok nedir bilmeyenleri aydınlatalım hemen, Endonezya yerlilerinde görülen bir sendrom, "mad with rage" anlamındaki "amuk" kelimesinden gelmiş. Durup dururken sinirlenip bir silah alıp önüne geleni yaralama/öldürme olayı.

Cüneyt Arkın'ın ya Battalgazi ya da Malkoçoğlu serilerinden birinde görmüştüm, sahilde Bizansı kıstıran cengaverimiz kontrol edemediği öfkesiyle salladığı kılıcının her darbesinde bir söz söylüyor, "Çakallarrrr" kılıç darbesi "İt sürüleriii" kılıç darbesi "Kalleşlerrr" kılıç darbesi şeklinde bir sahne. Ara ara işte öyle olasım geliyor, 2-3 dakika sonra geçiyor neyse ki.

Hulk vardı bir de, ona da özenmişim, tırnağı kırılsa sinirlenip yemyeşil bir deve dönüşüyor, dinlemiyor da kimseyi öyle, "Hulk abi bir çay içseydin" "Hulkcuğum ne güzel konuşuyorduk, nereye yahu" şeklinde serzenişleri de duymuyor hem. Tanka bir tekme tank uçuyor 10 kilometre, bir sıçrıyor helikopteri yakalıyor ikiye bölüyor filan. Ne güzel özellikler.

Yaratan biliyor da vermiyor, ben sinirlenince en fazla masaya vurabiliyorum ya da bir küfür sallıyorum ne bileyim, kim bilir neler olurdu tanka tekme atabilseydim. Rambo gibi makineli tüfek tetiğine basılı 5 dakika mesela, iyi bir terapi gibi geliyor, 5 dakika boyunca isteyenlere mermi vermek, "buyurun lütfen, buyurun siz de almaz mıydınız DADADADA" Gaddar ve brütal gözüküyor di mi, ama sanki ihtiyacımız oluyor yer yer.