1 Ekim 2010 Cuma

God bless you too.



Şükürler olsun 30 Eylül geldi ve şurada da belirttiğim gibi kendisini sağ salim görebildik. Kuruçeşme Arena'yı kırdı geçirdi (62 yaşında ne kadar kırabiliyorsa o kadar kırdı, yeterliydi), hopladı hoplattı, zıpladı zıplattı... Coştuk eğlendik, dünya gözüyle kendisini görmek kısmet oldu, mutluyuz gururluyuz. Sürekli el çırptırıyor, seyirciyi bir dakika bile kontrolünden çıkartmak istemiyor, 40ı aşkın sene sahne tecrübesi olan ve beyin hücrelerinin ciddi bir kısmı gidik biri için fazlasıyla iyi bir performans diyebilirim. HAAA bir de şu var, sadece kızlardan oluşan "Kırmızı" isimli bir ön grup da çıktı, 2-3 şarkılarına yetişebildik, aferin kızlara, iyi coverlar çaldılar (Iron Maiden, Pantera, AC/DC benim dinleyebildiklerim). Özellikle gitarlar çok başarılıydı.

Gecenin kahramanına dönecek olursak, Bark at the moon ile açtı, Mr.Crowley, Killer of giants, Let me hear you scream, Crazy train, I don't want to change the world, Mama i'm coming home gibin bilinen şarkıları dışında, War Pigs, Paranoid, Fairies wear boots gibi kendi dönemi Black Sabbath şarkılarını da söyledi, mest etti. Ayrıca yine Black Sabbath enstürmantal eseri olan Rat Salad'da özellikle bateristin solosu, hem kendisini hem seyirciyi coşturdu, bunu da belirtelim. Bir de sanırım öndeki 5-6 sıra sürekli köpüklü su yediğinden büyük ihtimal zatürre olmuştur.

Kendi adıma rüya gibi geceydi, kendisinin değeri ve önemi büyük benim için, çok geç olmadan Black Sabbath orijinal kadroyu görmeyi çok isterdim, bir tanesini gördüm, kaldı 3, hadi bakalım ya sabır :)

29 Eylül 2010 Çarşamba

Post - nuclear


Bugünkü konumuz kıyamet sonrası dünya olsun hadi. Kıyamet dediğim dini kitaplarda yazan herkesin öldüğü kıyamet değil ama. Hollywood filmlerindeki gibin, "bir grup insan dışında" herkesin öldüğü bir kıyamet senaryosu...

Nerden durduk yere aklıma geldi derseniz, geçen gün Resident Evil: Afterlife 'yi izledim (ayıptır söylemesi 3 boyutlu, yani "tiri di"), kanımdaki "Fallout" değeri tavan yaptı. Bilen bilir sadece benim kanımda bulunan bir değer bu, arada bir coşar, enginlere sığmaz taşar, bilim adamları anlam veremiyor. Herneyse.

Bu tarz filmleri nedense çok seviyorum, virüs geliyor, nükleer bomba patlıyor, dünyanın çekirdeği duruyor, yok efendim meteor düşüyor... Bir vesileyle insanlığın %99u yok oluyor işte. O şehirleri bomboş ve hatta çoğu zaman yıkık dökük görmek, ayrı bir heyecan veriyor bana, nedense. Tabii ki sadece filmlerde, romanlarda, oyunlarda... Yoksa istemezük öyle şeyler bizim başımıza gelsin, değil mi?

Oyun, film, kitap dedik de, örnek verelim bari, ilgili olan olur, başlamak isteyen olur... Film olarak aklıma gelenlerden, Resident Evil: Afterlife, I am legend, 28 days later, Mad Max trilogy, her ne kadar beğenmemiş olsam da "le temps du loup", Planet of apes, izlememiş olduğum ve merak ettiğim "Twelve monkeys", Kevin Costner'in yerden yere vurulmalarına rağmen Postman & Waterworld...
Oyun olarak Fallout, Fallout 2, Fallout 3. Başka söze gerek yok.
Kitap olarak da "On the beach" derim.
On the beach'in bu arada 3 bölümlük bir tv serisi çekilmişti, gayet de tadındaydı, tavsiye ederim.
Aklıma gelmeyen daha bir dolu vardır illaki, kendilerinden özür diliyoruz şimdiden.

Temalar 3 aşağı 5 yukarı aynı, boş gökdelenler/caddeler, boş supermarketleri yağmalayan sağ kalanlar, kısıtlı imkanlar, cılız da olsa yanan ama sonra körüklenen bir umut ışığı, genelde puslu gri bir tema/arkaplan... Nedense filmlerde filan çekiyor işte beni fazlasıyla.