9 Aralık 2011 Cuma

Fikr-i mücadele

Oluyor bazen, bazen de olmuyor, tam yanaşıyormuş gibi oluyor tam tutacakmış gibi, insan o zaman daha bir gayretleniyor, ondan sonra olmuyor ama. İşte o zaman gelen yıkım çok yıpratıcı olmalı aslında, ama olmuyor. Dirayet gösteriyor insan, gene deniyor.


Daha kaç kere deneyebilir? Ne kadar kaynağı kaldı? Düşünmek istiyor bazen, düşünmüyor bazen de, sonuçları katlanılabilir oluyor bazen, bazen de berbatlaşıyor işler daha çok. Bundan daha kötüsü zaten olamaz diyor, ama bundan kötüsü oluyor. Olmadığı da oluyor hani, kaç tane değişkene bağlı bu? Şans diye bir şey var mı yoksa istatistiksel mi her şey?

Daha iyisini, daha güzelini istemek, daha çoğunu istemek insanoğlunun doğasında derler, ama her insan bir olmuyor. Peki daha azıyla yetinenlere insan denmemeli mi? Basitçe yaşayıp gitmek istemek suç mu acaba insanlığa karşı. Bir insanın insanlığa bir şey kazandırıp kazandırmadığını kim bilebilir ki? Gelişigüzel yere tükürdüğü vişne çekirdeği ileride ağaca dönüşecek ve o ağacın vişneleri iki kişiyi açlıktan kurtaracak belki? Bunu kim nereden bilebilir ki?

Birbirimize zarar vermediğimiz sürece, neden geçinemiyoruz? Ayrıca nerden biliyoruz zarar vermediğimizi? Kelebek etkisi misali melek gibi birinin denize güneş yağlarıyla vıcık vıcık girmesi ve orada yüzen balığın birini zehirlemesi ve buna takiben o zehirli balığı yiyen büyük balığın hastalanması ve onu tutan ve yiyen adamın da aynı hastalığa yakalanıp ölmesi… Sanıldığı kadar melek değilmiş doğru mu? Kim ne kadar duyarlı olabilir çevresine ki? Bunun bir ölçüm birimi var mı? Şu meşhuuur “diğer tarafta” mı yargılanacak yoksa?

Çevremde öyle insanlar oluyor ki bazen, onların mutsuzluğuyla besleniyor gibi hissediyorum kendimi, mutsuzluğu hak ettiklerine, kendi düşenin ağlamayacağına filan inandırıyorum kendimi… Eğer çabuk toparlarsam, kendi kendime kim olduğumu ve kimin neyi hak edeceğine nasıl karar verebildiğimi soruyorum, tabii ki cevap yok, benim doğrularım benim yanlışlarım, onların mutsuzluğu… Böyle olmaz. Eğer çabuk toparlayamazsam da artık ne yapayım, haneme yazılsın. Güneş yağıyla denize girmiyorum en azından :)

29 Kasım 2011 Salı

Dış uzay

Şunu da bir anlayamadım, elbet açıklaması olsa da… Neden dış uzay? İç uzay mı var bir de? Bilen varsa lütfen anlatsın. İçimizdeki dünyamız bizim iç uzayımız filan mı? Soru işaretleriyle dolu başladık yazımıza, bu sefer de böyle olsun.


Callisto diye bir uydu var, Jupiter’in uydusuymuş. Ben o ismi sadece Xena’daki kötü (ama fıstık) karakter olarak biliyorum. Meğer uyduymuş. Kara kuru da bir şey, Hudson Leick’in oynadığı karakteri tercih ederdim :P

Neyse biraz bilgi vereyim, Dünya’dan küçük, Ay’dan büyükmüş bu uydu. Güneş sistemindeki en büyük 3. Uydu bu arada, yabana atılmasın. Moleküler bazda oksijen bulundurmasına karşın, çok ince olan atmosferi daha çok karbondioksitten oluşmakta (shit yani).

Bu kadar bilimsel mambo jambo yeterli, gelelim ben neden ilgileniyoruma… Aslında çok ilgilenmiyorum, Hudson Leick daha çok ilgimi çekiyor o kesin :) Kapayalım Hudson’u şimdi işin sonu kötüye gidiyor. Jeolojik olarak nispeten sabit ve Jupiter’e uzaklığından dolayı nispeten az radyasyon içerdiği için, NASA demiş ki buraya bir yakıt istasyonu kurabiliriz, kurabiliriz ve daha ileri noktalara sıçramak için bize bu istasyon yardımcı olabilir…. YÜRÜ BE BABA ! Sahilde kumdan kale kuruyor sanki herif. Ama sonra düşündüm de, NASA bu, yapabilir. Bir de demiş ki, tahmini 2040da olabilir bu.

Sonra jeton düştü bende. Ulan 2040… Yaş diyecek 60, o yaşlarda ölmek her ne kadar planlarım dahilinde değilse de, ölünecekse ölünür, elden bir şey gelmez, ama diyelim ki ölmedim (yaşasınnnn) ve o istasyonu o senelerde az duyan kulaklarımla duydum haberlerde. Ya da o dönemde beynimize çip mi takacaklar kıçımıza kapsül mü sokacaklar orasını bilemem de, bir şekilde duydum diyelim.

O zaman şimdi dediğim gibi diyeceğim ki: “Çok isterdim daha çok keşifler görmeyi… Ama insanoğlu işte, ömürler sınırlı, benim dönemimde Ay’a gidildi, eh Mars da yakındır… Bana yeter.”

Ama asla yetmeyecek, bir Yıldız Savaşları aşığına, bir Battlestar Galactica hayranına, ucundan biraz Uzayyolu sevenine, asla yetmeyecek. Ve sonra hafiften burkulup –ama sırıtıp- diyeceğim ki: “100 sene öncekiler Ay’a gittiğimizi bile göremedi, 100 sene sonrakiler ise belki Pluton’a gidecek, bunu kabullen Supernaut, ve yerini bil.”

Ürperiyorum ya, çok kötü hissediyorum kendimi ne zaman Uzaydan bir gezegenin yarı aydınlık tarafının çekilmiş fotoğrafını görsem… Veya Dünya ile Jupiter’in yan yana durduğu resimlerdeki Jupiter’in ezici kütlesini görünce… Aynı Jupiter, Güneşin yanında misli kez minik kalınca da bir fena…

Nereye getireceğimi anladınız siz, Kainatta bir tozuz kendi halimizde (şarkıda da dendiği gibi), günlük ıvır zıvırlar ile uğraşırken bir yerlerde gezegenler hatta yıldızlar yok oluyor ve başka yerlerde yenileri doğuyor, milyonlarca yıl sürüyor, milyarlarca. Biz ise 100 seneyi görsek iyi diyoruz. 100 seneyi sağlıklı görsek ise çok iyi diyoruz :) Anladınız siz.

5 Ekim 2011 Çarşamba

Çünkü

- Yunanistan ekonomik krizden kurtulamıyormuş, banane
- Bayan milli voleybolcularımız Avrupa 3.sü olmuşlar, teşekkürlermiş filenin sultanlarına, ne yapayım yani?
- Altın biraz düşmüş mü ne sonunda? İlgilenmiyorum.
- İsrail ile bir gerilmiş aramız bir gerilmiş ki, ipler kopacak nerdeyse, İran serzenişte....Geçiniz...
- Muhteşem Yüzyıl ikinci sezonuyla ekranlarda... Gereksiz...

- Peki abi sence ne gerekli yav, ne önemli????

- Hmmmm, mesela Fenerbahçe !


Başlığı tamamlarcasına ters salto: FENERBAHÇELİYİZ.

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Mevsim sonu sendromu

Diye birşey yok aslında... Bugünün günlerden 31 augustus olması nedeniyle yazdım bunu, yazın son günü takvim üzerinde malum. Ama aslında gerçek yaz bilmemne dönencesinde bilmemneymiş de bunlara giremeyecem çünkü yeterli bilgim yok. Ve belirtmek isterim ki bilgisi olmadan fikri olanlardan da hiç haz etmem (ben de bu hataya düşsem de ara ara -ama insanız be usta, hatasız olmaSSsSSSsS-).

Bu satırları size güzel ilçemiz Fethiye'den yazıyorum, Miniksu da benimle(her ne kadar yazlık olayını sevmese de), buradaki son günümüz gerçi, gece uçakla İstanbul'a dönmece... Güzel bir 6 gün geçirdim, Alışık olmadığım halde bir kitap bile bitirdim !!! R.A. Salvatore 'nin Anayurt isimli eseri, hani merak edeniniz olursa...

Bakalım bakalım işe güce verdiğim 10-15 günlük ara beni nasıl etkileyecek dönüşte, tabii ki de hiç başlamasın istiyorum ama... Para da kazanmak gerek sanki? HA bir de İstanbul'un sıcağından şikayet etmemeyi de her sene buralarda öğrenip, her sene gene tekrar nasıl unutuyorum, anlamak güç.

21 Temmuz 2011 Perşembe

The roof is on fire !

Istanbul yanıyor sayın seyirciler. Gerçi yazın yanmaya alışığız nem, rüzgarsızlık vb.. sebeplerden dolayı ama, her yaz dediğimi bir daha tekrarlıyorum: "Bu yaz sanki en sıcak yaz". Gene geldi biryerlerden sıcak hava dalgası. Neyse yarın gece Bodrum'a kalkan bir uçakta olacağım ve 4 günlüğüne sıyrılacağım bu işlerden, o yuzden sabır sabır ve sabır diyorum kendi adıma.

Bunun dışında bir Bon Jovi olayım oldu, cincon'un yeni stadında izledim, stadı güzel yapmışlar, konser de çok güzeldi. Biraz mızmızlanmıştım ama gerçekten değdi gittiğime. Adam yaşlanmış, dizinden operasyon filan geçirmiş ama, gene performans gayet coşturucuydu. Bir de elalem ve elalem2 Rock n coke'ye giderken ben arkadaş düğününde olduğum için üzüntülüydüm ama, geçti gitti napalım. Motörhead iyiymiş diyovlavvvv? Aslı astarı var mı? Bilen yazsın buraya bakayım.

Bunun dışında tatlı bir rutinlikte devam eden hayatımdan memnunum, bakalım bakalım neler olacak ilerleyen günlerde. Haydin kalın sağlıcakla.

30 Haziran 2011 Perşembe

Saçmalıklar silsilesi

İşyerindeki zorunlu eğitim programlarını belki bilirsiniz, slayt şovlar, sürekli konuşan eğitmenler/danışmanlar, gözleri açık tutmaya çalışan çalışanlar. Klasik buraya kadar...
Ezberbozan Supernaut burada klasik yaklaşımdan biraz sıyrılarak laptop gerçeğini hikayeye entegre eder. Böylece hem sıkıntısı azalır, hem de saçmalamaya başlar:

Kapı çalıyor tık tık diye, kim o diyorum, Afrikalı diyor. Ben bir Afrikalı tanımıyorum yakınen, hayırdır inşallah, hangi Afrikalı diyorum, Kenyalı diyor bu sefer de. Ya sabır. Kenyalı benim konuştuğum dili nerden öğrenmiş. Kesin hırsız filan, yaradana sığınıp kapıyı açmamla beraber karşımda Sibel Can'ı görüyorum ! Göbek atıyor, ata ata da içeri davet etmeyecek misin beni diyor. Eh kem idi küm idi derken dalıveriyor tüm haşmetiyle.

İki dönüyor kıvırıyor, döne oynaya mutfağa dalıyor, amanın mutfak dağınık derken peşinden dalıyorum, kapıdan girmemle kendimi Niagara Şelalelerinin kenarında buluyorum. Hani Sibel Can? Yahu neler oluyor ! Arkadan bir ses: Sakın korkma diyor, kafamı çeviriyorum Hayden Christensen! Sarıyor belimi koluyla, hop zıplıyor yukarıyaaaa. Ben de kolunda... Böyle bir zıplama yok ama, bir iniyoruz Kenya'ya, interkontinantal bir zıplama tecrübesi bu. İniş de yumuşak hani...

Hayden beni yuvarlıyor iner inmez, bir bowling topunu kukalara atarmışçasına bir hassasiyetle... Ve bir dev zıplayış daha, gözden kayboluyor. Onun zıpladığı yerden biri geliyor yürüyerek, The Afrikalı !...

Sıkıntıdan oluyor bunlar, sakın bana acımayın, vah vah demeyin. İhtiyacım yok buna, tek ihtiyacım eve dönmek şu an ve bunu hiçbiriniz sağlayamaz, belki Afrikalı yapabilir. O da yapacak... İnanıyorum.

29 Haziran 2011 Çarşamba

Running Free

Uzun zamandır yazamadım, doğrudur, ama hele bir sorun niye?

1) İşyerinde erişim yasağı var blogger'a, okuyabiliyorum ama login olamadığım için yazı giremiyorum.

2) Tam yazacakken bir iş çıkıyor (vallahi)

3) Yazacak çok da birşey yoktu be bi de...

4) E havalar bir sıcak bir soğuk malum...


Bakınız bir sürü nedenim varmış.

Bu arada, Sonisphere 2011 (yoksa Iron Maiden konseri mi demeliydim? evet evet demeliydim !) e gittik, Deep purpleye gittik, özet geçeyim baymadan :

Deep Purple:

Performansları gayet iyiydi, ve fakat nedense sıkıldım ya, metal rock'un önüne geçmiş bünyede demek ki de farkında değilmişiz. Yoksa abiler döktürdü ki döktürdü.

Sonisphere 2011:

Mastodon: İzleyemedim, üzüldüm,

In Flames: İzleyemedim, üzüldüm,

Alice Cooper: İzleyemedim, üzülmedim,

Slipknot: Son 1-2 şarkıyı izledim, üzülmedim,

Iron Maiden: I'm running freeeeeee yeah, i'm running free. Beklediğimin çok üstünde bir performans, ellerine sağlık babaların.

Bunların dışında da sinema olarak çok aktif bir dönem geçirdim denemez, Karayib Korsanları'nın son filmi iyiydi, Sparrow gene formunda !

X-men'nin son filmine gitmek istiyorum ama bakalım hayırlısı, bu aralar işler yoğun biraz, eve turşu şeklinde gelmece...

Haa bir de şampiyon Fenerbahçem ne istersen iste benden :) 5i 1 yerde yaptık laaaaaa.. IBRETLIK !

Öyleyken böyle işte sayın okuyucu, hepinizi selamlıyor, bir sonraki yazıma kadar esenlikler diliyorum.

28 Şubat 2011 Pazartesi

Vay arkadaş !

Olmaz olsun böyle kuğu. Bilsem gitmezdim valla, nasıl gerdi nasıl gerdi. Hoplattı zıplattı. Bitse de gitsek dedik. Amacı bizi yüksek gerilim hattı kıvamında germek olan film (Black Swan) bu hedefine kesinlikle ulaşıyor.
Aldı zaten Oscar'ı en iyi kadın oyuncu adayı Natalie Portman. Performansına diyecek yok, filme iyi gitmiş hakikaten. Efendim spoiler filan verecek değilm, ama 24 saatten az zaman geçti, haala üzerimde bir gerginlik var, tamam en iyi gerilim filmi değildir, en iyi korku filmi de değildir ve ben gerilim/korku tarzını sevmeyen biri olarak çok da örnek bilmiyorum, ama beni gerdi arkadaş. O ne ordan biri çıkıyor, burdan biri düşüyor aaaaaaa bir dur nefes al be. Allahsız kuğu !

Bunun dışında, erotizm dozu orta-yüksek arası denilebilir (Supernaut ratingleme ajansı verilerine göre). Ay aman mahrem yerine dokunmuş, aman eğilmiş birşey yapmış... Rahatsız olana erken uyarı vatani görevimdir.

Bu arada farkındayım, blog yavaştan sinema kritik bloguna doğru kaymaya başladı gibi görükebilir, aman diyeyim alakam olmaz. Bu aralar yazacak daha değişik oluşumlar olmadığından ötürüüü. Yanlış anlaşılmak istemem !!!

17 Şubat 2011 Perşembe

Long live the king !

Bir çarşamba akşamı gene yolumuz Kanyon'da bir galaya düştü. İstanbul'un elit kesiminden olduğum için sürekli böyle gala davetiyeleri geliyor tabii hah ha ! Yok böyle birşey tabii ki, ama davetiye geldi, orası doğru. Neyse filmimiz 12 dalda oscar adayı "The King's speech", türkçeye "Zoraki Kral" olarak çevrilmiş tabii ki, aksi de beklenemez. "Zor Baba" tarzı gudubik bir çeviri olmuş ama kimin umurunda.

Şimdi bu 12 dal nelerdir bilemedim ama 12sini de hakedecek cinsten bir başyapıt olmuş. Rakiplerini bilmememe rağmen diyorum ki: en iyi filmi kaçırmamalı, en iyi yardımcı oyuncu rolünde Geoffrey Rush amcamız oscar ötesi bir performans göstermiş, başkasına giderse yazıklar olsun. Colin Firth'e de en iyi erkek oyuncu dalında oscar verilmeli, kekeme oynamak kolay değil, yırtmış kendini. Tek endişem film fazla "Ingiltere" kokuyor diye belki objektif yaklaşamayabilir sevgili akademi ödülleri dağıtanlar. Onlara burdan selam gönderiyorum.

Benimki gala olduğu için bilemiyorum ne zaman gösterime giriyor. Belki de girmiştir... Kaçırılmaması gereken bir film, tarih, biraz mizah, ve dramımsı öğeler seviyorsanız düşünmeden giriniz salona izleyiniz. Sevmiyorsanız da asla sıkmıyor. Ben öyleyimdir mesela durgun filmleri hiç sevmem, bu da öyle bir hava bırakıyor gibi gözükse de, kesinlikle koca bir "Hayır!".

Bunun dışında, Kanyon'un açık yapısı sayesinde sağlam üşüdük, lanet olası kar da yağmıyor Istanbul'a, bu kadar soğuklarda ne kadar dayanabiliriz bilemiyorum, S.O.S.

1 Şubat 2011 Salı

01.02.2011

İstanbul'a kar düştü. Hava da buz gibi, bildiğin buz. Yazın bunun özlemini çekiyor muydum ben? Sevinmeli miyim? Belki yukarıdaki resimdeki ben olsam sevinirdim, 1 hafta filan şöyle bir manzara olsa belki sevinirdim, ama adam gibi kar yağmıyor buralara artık :(

Utah'lı bir amcamın resmiymiş, belki de yengedir, o kadar kapamış ki kendini, saptayamadık. Ne güzel kar kaplamış heryeri, lazım böyle birşey, hayat felç olacak belki ama varsın 1 hafta olsun be !

Neyse arabanın sileceği çalışır da senenin ilk karını kenara atar ya, onu bile yaşayınca huzur bulan bendeniz, her tarafı kar kaplayınca arabanın kenarındaki karları temizlerken ne kadar mutlu olurum tahmin bile edemezsiniz. Balkona da bir kardan adam ! Oldu da bitti. Ulan Norveç'e mi gitmem gerek illa bunun için, hatırlayamadığım hafızalarda kaldı balkon kardanadamı, o kadar küçüktüm ki, fotoğraflara bakar bakar hüzünlenirim (yalan). Çok şey mi istiyorum? Balkona bir kardanadamlık kar, elaleme piyango çıkıyor kutuptan kar getiriyor parasını verip.

Velhasıl, gelişmelerden haberdar edecem sizleri, tembellik etmezsem ve meteoroloji yanımda olursa, bir fotoğrafını bile çekerim kardanadamımın, süper kapak olur yukarıdaki Utah'lı dallamaya. (Hemen de dallama oldu şimdi haha, kıskanıyorum ulan karını, karı derken yani kar diyorum... aoooff, sevgili Türkçemize bazen lanet olsun, T büyük yazdım ama? Nasıldı o kural?). Hadi bakalım.